4 Kasım 2014 Salı

AKŞEHİR’E TEK OSMANLI CAMİSİNİ YAPTIRAN: HASAN PAŞA


Günümüzde Akşehir İmaret Camii olarak bilinen Camiyi 1510 yılına kadar etrafında bir medrese ve imaretle birlikte yaparak Akşehir halkına bağışlayan II. Bayezıd dönemi ileri gelenlerinden Abdulhayoğlu Hasan Paşa’dır. Ayrıca bu imaret, cami ve medresenin yaşayabilmesi için bir vakıf kurmuştur.
II. Bayezid dönemine damgasını vuran devlet adamlarından biri olan Hasan Paşa, Mustafa Cavit’e göre Sofyalı’dır. Ancak bu tartışmalıdır. Bilinen Türk kökenli bir aileden geldiğidir. Babası Osmanlı’nın ileri gelen askerlerinden Abdülhay’dır.  Kız kardeşi Gülruh Hatun, II. Bayazid’in eşlerinden biri idi. Gülruh Hatun, 2. Bayezid'in Alemşah adlı oğlu ile Kamer Sultan adlı kızının annesidir. Oğlunun sancak beyliği görev­lerinde dâima yanında bulunmuş, onu müptelâ olduğu içki­den kurtarmak için çırpınmış diye öğreniyoruz. Akhisar'da bir mescit, Aydın Güzelhisar ve Duraklı köyünde birer mescit yaptırmıştır. Gördes, Demirci, Nazilli, Birgi de han, hamam ve kervansaraylar yaptırmıştır. Kabri Bursa’dadır.
Hasan Paşa, sarayda yetiştikten sonra Konya Beylerbeyi olmuştur. (909 H.)1503–1504 tarihinde Anadolu Beylerbeyliğine atanmıştır, (911 H.) 1505–1506 tarihinde ise bir üst makam olan Rumeli Beylerbeyi olmuştur. 1514 (920 H.) tarihinde Çaldıran Savaşında şehit düşmüştür (ERGENÇ, Ö., 1973, S.265).
Konya Beylerbeyi olduğu dönemde Akşehir’e İstanbul camilerine benzer bir cami, medrese ve imaret yaptırmaya karar veren Hasan Paşa, projesini Konya’dan uzaklaşmasına rağmen uygulamaya koymuş ve 1508 yılında yapımına başladığı cami 1510 yılında tamamlayarak Akşehir halkının hizmetine sunmuştur.
  Osmanlı Devleti’nin II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim dönemindeki olaylarda Hasan Paşa sık sık karşımıza çıkar.
1. Yavuz Sultan Selim’in Taht Kavgasında Hasan Paşa: Şehzade Selim, İstanbul'a çok uzak olan Trabzon sancak beyiydi. 1511 yılında Şehzade Selim büyük bir maiyet ile Trabzon'dan gemi ile Kırım'a gitti. Selim Kırım'dan Trabzon'a dönmek yerine Rumeli'ye geçti. 1511 Temmuz'unda Şehzade Selim Vidin'den Edirne'ye geldi. Şehzade Selim Sultan, yirmi altı yıldır babasını görmemişti. Elini öpmek, hayır duasını almak için dergâhı hümayuna gelmek için izin isteyip bu arzusunun lûtfu şahaneye mazhar olmasını canı gönülden dilemişti. Fakat babasının otağından gelen cevap menfî idi. Üstelik yerinde durması bildiriliyordu. Selim Sultan bu haberi aldığında hemen yola koyulmuştu. Yanına on bin kişilik muhtelif as­ker sınıfından bir kuvvet de almıştır. Bu durum yalnız el öp­meğe giden bir Şehzade gidişine benzemiyordu.
Durumu haber almış olan erkânı devlet, Bayezid-i Velî Hazretlerine müracaat ederek «Selim Sultan'ın bu yaptığı is­yandır. Sakın gevşeklik gösterilmesin” deyince Padişah, Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa'yı 1500 Yeniçeri ile Şehzadenin üzerine gönderdi. Hasan Paşa, Şehzade Selim’i uzaklarda sanırken Edirne önlerinde aniden karşılaştılar. Hasan Paşa yola çıkar­ken Padişah Hazretleri mümkün mertebe harp etmeyüz, diye tembihte bulunmuştu. Hasan Paşa'nın maiyetindeki Yeniçeri­ler, Şehzade Selim Sultan'ı görünce onu alkışlayıp tezahürat­ta bulundular. Beyazıt’ın bundan maksadı Selim’i korkutmaktı. Hasan Paşa, Selim’e, babasının hayatta olduğu müddetçe padişahlığı Şehzade Ahmet’e devretmeyeceğini söyleyerek bu defalık olsun baba ile oğul arasındaki bir cenge engel oldu. Bu arada Selim’in Rumeli’deki sancak isteği kabul edildi(Hammer, 1989).
2. Bayezid’in Vefatında Hasan Paşa: II. Bâyezid, saltanatı oğlu Selim'e devrettikten sonra, arzusu üzerine yirmi yük (2 milyon akça) yıllık maaş tayiniyle doğum yeri olan Dimetoka'ya gitmek ister. Bâyezid Han, yaşlı ve rahatsız olmasına rağmen bu yolculuğa çıkmak ister. Yavuz Sultan Selim, Edirnekapı'ya kadar yaya olarak babasına refakat edip onu teşyi eder(uğurlar). Bu arada baba, oğluna devlet idaresi hakkında tecrübelerine dayanarak nasihatlerde bulunduğu gibi, oğlu da onun hayır duasını talep ederek ellerini öper. Babasının arzusu üzerine Edirnekapı’dan geri döner. Yavuz Sultan Selim, babasının hizmetinde bulunmak üzere Rumeli Beyler Beyi Hasan Paşa ile Defterdar Kasım Çelebi'yi ve Tabib Ahî Çelebi denilen Mehmet b. Kemal'i tayin edip gönderir. Bâyezid, daha Dimetoka'ya varamadan yolda vefat eder (26 Mayıs l5l2).
3. Çaldıran Meydan Muharebesi ve Hasan Paşa’nın Şehit Olması: Çaldıran Savaşı, Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim Han ile İran Şahı İsmail arasında, 23 Ağustos 1514’te, Çaldıran Ovasında yapılan, tarihin en büyük meydan muharebelerinden biridir. Bu muharebeye katılmak üzere Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa ordusuyla, gemilerle Anadolu yakasına geçmek üzere Gelibolu’ya geldiler. Ordu kısa zamanda Gelibolu’dan Çanakkale’ye geçirildi. Yığınak yerlerine hareket et­tirildi. Yenişehir havalisine varıldı. Bu­rada Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa da ordusuyla padişah kuvvet­lerine katıldı. Yavuz Sultan Selim komutasındaki ordu uzun yürüyüşler sonunda Anadolu’yu bir baştan bir başa geçip Çaldıran ovasına geldiler. Şah İsmail’in meydana çıktığı haberi alındı.
İki ordu, 22 Ağustos 1514’te Çaldıran sahrasında karşı karşıya geldi. Çaldıran sırtlarından ovaya inen Osmanlı ordusunun merkezinde, kapıkulu askerleriyle beraber Yavuz Sultan Selim Han vardı. Sağ kola Anadolu Beylerbeyi Hadım Sinan Paşa ve sol kola Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa kumanda edecekti.
Savaş, 23 Ağustos l5l4 ( 2 Receb 920. ) Çarşamba günü güneş doğarken İranlıların taarruzu ile başlandı. Harp, çok şiddetli oluyordu.  Osman­lı ordusu bu taarruza bütün şiddetiyle karşı koyarak püskürtmeyi başardı. Şah İsmail’in komuta ettiği kuvvetler Osmanlıların sol yan kuvvetlerine yaptıkları taarruzda bir başarı sağlayamazken, kudretle direnen Hasan Paşa kuvvetleri çokça zayiat vermiş bulu­nuyordu. Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa bir okla vuruldu saffı harbin dışına çıkarıldığında ruhu teninden ayrılmış şehadet nasip olmuştu.
Hava kararmadan bu savaş bitmiş, İran ordusu yenilmiş ve Şah İsmail mağlûp olarak kaçabilmişti.
Osmanlı devrinin Akşehir’deki tek camisini yapan Hasan Paşa, şehit olup fani dünyadan ayrılırken yaptırdığı bu cami sayesinde ismi Akşehir’de ölümsüzleşiyordu.
Kaynaklar:
1.      Cavit Mustafa (1934) Akşehir kitabeleri ve Tetkikat Muğla: Halkevi matbaası
2.      Tuncer, Mehmet.  Ankara Merkezi Gelişimi  Kültür Bakanlığı Yayınları
4.      Konyalı, İbrahim Hakkı (1945) Akşehir Tarihi-Turistik Kılavuz İstanbul Numune Matbaası
5.      Osmanlı Devleti Tarihi



AKŞEHİR PAZARLARI


            Çarşamba ve Perşembe günleri şehirde kurulan Buğday, Yoğurt, Sebze, Hayvan Pazarları bölgenin pek hararetli birer borsa durumundadır(Akşehir, 1956:26).
1946’DA AKŞEHİR PAZARI
Sultan dağları ile Akşehir gölü arasından başlayarak ovanın batı kenarından  güneye doğru kalan köylerden bir çok kimseler Akşehir Pazarı’na gelirler ve şehrin günlük ihtiyaçlarının mühüm bir bölümünü karşılarlar. Sultan dağlarının batı eteklerindeki köylerden de süt, yoğurt ve yumurta ile birlikte Sultan dağlarından kestikleri odunları pazara getirirler. Yakın çevre ahalisi ise meyve ve sebze ziraati yaptıkları için bunları pazara getirip satarlardı.
            Yakın çevrenin dışında kalan uzak köyler genellikle meyvelerini kurutarak pazarda satmayi yeğlerdi. Bazı pazarlar Akşehir Pazarı’na rakip bazıları ise yardımcı pazarlardı. Yardımcı pazarlar olarak Ilgın, Çifteler ve Doğanhisar mühimdi. Konya, Kadınhanı ve Bolvadin pazarı ise rakip pazarlardı. Yardımcı pazarlar satıkları malları Akşehir’den almakta ve satın aldıklarını ise Akşehir’e devretmekteydi.
            İstasyon caddesi üzerinde bulunan 7 otelde yatak sayısı 200’e yakındır. Çarşamba akşamları otellerde yer bulmak mümkün olmaz. Ayrıca hanlar, pazarlara gelenlerin kalmalarına kamyon ve otobüslerin barınmalarına elverişlidir.
            Çarşamba ve Perşembe pazarda alışverişin en canlı olduğu günlerdir. Halk bu günlere Dernek ve Pazar der. (Pazar=Gireği, Pazartesi=Ilgın Pazarı, Salı=Aralık). Diğer günlerde şehir uyuklar. Hasat mevsiminde daha Salı akşamından başlayarak Perşembe sabahına kadar uzak bozkırdan(Turgut ovası) gıcırdaklı kağnılar, ağır yükü çeken manda ve öküzlerin adına inleyerek, yük arabaları parke yollar üzerinde büyük gürültüler çıkararak Akşehir’e akın ederler. Bunların çoğu en az iki günden beri bozkır yollarındadır. Çarşamba günleri, Buğday Pazarı’nın en çok çalıştığı günlerdi ve büyük pazar yeri tahıl yığınları ve çuvallar ile dolar taşardı. Tahılını ve başkaca ürünlerini satan köylü Perşembe pazarından gerekli eşya ve malzemesini satın alır, alet ve vasıtalarını tamir ettirirdi.
            Dağ eteğindeki sebzeci ve meyveci köylülerin ahalisi, gece yarılarından yola çıkarak Perşembe sabahının ilk saatlerinde pazardaki yerlerini alırlar. Sultan dağlarındaki yörüklerde hayvan ürünlerini (yoğurt, tereyağ, taze beyaz peynir) getirirler. Yalvaç’ın yoğurdu ile tanınmış köylüleri (Sücüllü) ve üzümcüleri (Kuyucak) çok kere Çarşamba günü gelirler. Akşehir’in yakınındaki pazarları dolaşan satıcılar Çarşambadan hazırlanırlar; bunların çoğu Yalvaçlıdır ve manifatura ile kundura üzerine iş yaparlar.
            Pazara muhtelif doğrultularda gelen köy eşyasının bir bölümü yine köylere gider; mesela Yörükler tahıl, sebze ve meyve, doğu ve kuzeydoğu köylüleri sebze ve meyva ve hepsi Tuz gölünden gelen tuzu alırlar. Pazara gelen eşya ve ürünlerin bir bölümü de şehirde kalır ve orada tüketilir veya ihraca aracılık eden tüccarın depolarında toplanır.

            Çarşının belirli sokak ve meydanlarında kurulan pazarın ayrı bölümleri vardı; mesela Buğday Pazarı dört köşe bir meydan olup çevresinde tahıl ticareti yapanların ve manifaturacılarla hazır elbisecilerin dükkânları bulunurdu. Bunun gibi hayvan, sebze ve meyve, odun, yağ ve yoğurt pazarları ayrıdır. 

AKŞEHİR SANCAĞI ABDÜLCELİL-ZADE MEHMET PAŞA’YA FERMANIM OLA


22 Mayıs 1766 yılında büyük İstanbul depreminden sonraki yıllarda depreme hazırlıklı olmak amacıyla padişahlar tarafından şehirleri yönetenlere çeşitli fermanlar gönderilmiştir. Bunlardan biri de Akşehir Beylerbeyi Abdülcelil-zade Mehmet Paşa’ya göndermiştir.
 Mehmet Paşa’nın bağlı olduğu ABDÜLCELİLZADE’LER (Celilîler de de­nir), XVIII.-XIX. yüzyıllarda, Osmanlı devletinin güneydoğu illerinde yerleşmiş bir aile.  Diyarbakır ve Musul valiliklerinde bu­lundular. Ahmed III ve Mahmud II devir­leri arasında, vali veya mutasarrıf olarak birçok vilâyeti idare ettiler. Doğuda İran ile yapılan muharebelerde büyük fedakârlık­ları görüldü. İçlerinden en eskisi, 1727′de beylerbeyi olan Musul valisi İsmail Paşadır. En meşhurları ise, birçok valiliklerde bulu­nan Hacı Hüseyin Paşa ile Gazi Mehmed Emin Paşadır. Ailenin diğer ünlü simaları şöyle sıralanır: Numan, Mahmud, Sadullah, Ahmed, Hasan, Abdurrahman, Yahya, Mahmudpaşazade Abdurrahman, Mehmed Emin ve Yahya Paşalardır.
 Akşehir Sancağı Mehmed Emin Paşa(Seyyid Ebûlbud) ise 1812 de mîrimîranlıkla Akşehir sancağı mutasarrıfı olmuştur.1821 de Selanik ve ardında Mora valisi olmuş ve sırasıyla Teke, Hamid, Selanik, Rumeli ve tekrar Selanik valiliklerinde bulunuştur.1241 (1825-26) da Diyarbakır valisi olmuştur. Bunun valiliği zamanında Yeniçerilerin ilgası vuku' bulmuştur. 1242 de(1826-27) Bir Cuma günü Müftü Hacı Halil Efendi'yi bir kısım eşkıya vali taraftarıdır diyerek Cami-i Kebir'in Harem Dairesinde katletmişlerdir. 1827-28 tarihlerinde vezirliği kaldırılmış ve Tokat'ta vefat etmiştir.
Padişah tarafından içlerinde Akşehir Sancağı da bulunan vilayetlerin yöneticilerine gönderilen bu ferman Osmanlı’nın depreme bakışı açısından önemlidir. Burada önce fermanın aslını ve daha sonra  Türkçesini vereceğiz.
İşte Ferman:
Garibe: Müşarün-ileyh  birkaç sene mukaddem Bağdad’a me’mur olup hin-i vusülünde ma’ârifi cüz’iyyede mâhir bir şahsa mukarin olup(ulaşmış olup) keyfiyeti müstakbelini (gelecekteki durumu)  istihrac niyazında olmağla (bir bilgiden sonuç çıkarma niyetinde olmakla) âric-i süllem-i vezaret(derecesi çıkıp inen vezirler) ve ba’dehü nail-i rutbe-i şehadet olacağın(ve daha sonra ulaşacağı rütbenin şehitlik olacağı) merküm inha(daha önce anılan kişinin resmi görev yazısı) ve bir zayice tertib edüp(yıldıznameye göre düzenlenen) yedine ita etmekle zayice-i merkümeyi hırz-ı can(daha önce yıldıznamesi yazılan kişi canı gibi koruyup saklayan) gibi pinhan ve bazen mahrem-i esrari (Gizli sırlara vakıf olan çok yakın kimse. Gizli sır söyleyen kimse olarak) geçinen kimselere ira’et eylediği(gösterdiği) dahi vasıl-ı sâmi’a ikan olup(ululuğa ulaşmış iken) bu taktirde merkümun(yazılan kişinin bi-hasebit-takrib tertib eylediği zayiçenin ahkamı zuhur ve  müşarün-ileyhin  zahir-i halinden bahs olunmayup mümin ve muvahhid hakkında hüsn-i zann muamelesi iltizam olunduğu halde …………………………………………………………………………………………………
Hadisi kudsisi mefhumu üzere vasıl-ı rütbe-i şehadet  olduğu gayr-i mesturdur. Zelzele-i mezküre Ramazan-ı şerifde vuku bulup hadisi kudside musarrah olan…………………… kaydı mahal-i ta ta’accübdür.

İstidrad (Tamamlayıcı Bilgi):Ulema-i şer’ (şeriat alimleri)  zelzelenin vuku’unu zulm ü fusûka (depremin oluşmasını Allaha asi olanlara zülüm) haml (yüklemek) ve kavillerini  ehadis-i kesire ile te’yid ederler (sözlerini İbn-i Kesir’in hadisleri ile desteklerler) amma taife-i hükema (hüküm verenler takımı) zelazili (yer sarsıntılarını) te’sir-i şemsden hâsıl (güneşin etkisiyle oluşan) kesret-i (çokluğundan)ebbireden ve buhârın tahte’l-arz ictima’ından (buharın yerküre içerisinde toplanması) neş’et eylediğini (meydana geldiğini) beyân ve bu keyfiyetle vech-i arz-ı salâbet (yeryüzünün üzerinde bulunan katılık)peydâ edüp (oluşturup) şol haysiyetle ki arzdan nüfüz-i buharat mümteni (yeraltına sığmayacak kadar olan buhar) ve şiddet-i hararet(ısının şiddeti) ve adem-i vücûd-i bürûdet (dışarıdaki kuruluk) ile mâye-i istihaleden(karanlığın şekil değiştirmesinden) mündefi olacağını (def olacağını) ve bu sûretde buhar su’ud edüp menfez bulmadığı halde(buhar oluşup çıkabileceği bir kanal bulamazsa) arz misal-i mahmum mühtezz (sıtmaya yakalanmış gibi titreyen) ve muztarib olup çok kere zâhir-i arz münşak (dünyanın dışı sallanır) ve mevâdd-ı muhtesibe şukûk-ı arzdan (denetleyici maddelerin yeryüzünden ayrılacağını) huruc eyleyeceğini kitaplarında zikr etmiştir(belirtmişlerdir.).
Ulemâ-i Şer’-i şerif bu akvali ibtal (şeriat alimleri bu görüşü iptal) ve tezyif eyledikleri (aşağıladıkları) mahalinde mastûrdur(yerinde yazılmıştır).
Müşarün-ileyhin (ismi evvelce söylenmiş olan) fevti takribi (ölüm sonucu) ile vüzera-yi izam (büyük vezirlere) tevcihatı olup (yükselme) münhal olan (boşta olan) Erzurum Eyaleti Trabzon valisi Vezir Elhac Ali Paşa’ya ve Trabzon oğlu Vezir Mikdad Ahmet Paşa’ya ve İçel sancağı ilhakıyla eyalet-i Karaman Vezir Çerkeş Paşa’ya ve Adana eyaleti Gonya sancağına ber-vech-i arpalık mutasarrıf olup hâlâ Faş muhafızı olan Vezir Halil Paşa’ya ve Musul eyaleti Vezir Timur Paşa’ya ve sabıka(eski) Musul valisi Yazıcı-zade Vezir Mustafa Paşa Sıvas’a doğru geldikde haline çasban bir mansıb ile cezlan buyurulmak va’d olunup Kayseri sancağı mirimiran-ı kiramdan Kili muhafızı olan Hamid Hüseyin Paşa’ya ve Akşehir sancağı Abdülcelil-zade Mehmet Paşa’ya işbu Ramazan-ı şerifin yirmi ikinci günü tevcih ve ihsan buyuruldu.


3 Kasım 2014 Pazartesi

AKŞEHİR’DE CUMHURİYET BAYRAMI ONUNCU YIL KUTLAMALARI


“Türk milleti!
Ebediyete akıp giden her on senede
bu büyük millet bayramını,
Daha büyük şereflerle,
saadetlere huzur ve refah içinde
kutlamanı gönülden dilerim.
Ne Mutlu Türküm Diyene..
                      
           
Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanından itibaren geçen on yıl Cumhuriyet tarihimizin en önemli ve kritik dönemi idi. Bu dönem, Türkiye’de, Atatürk önderliğinde bir yenileşme ve Türk ulusuna yeni bir kimlik kazandırmak çabasının yoğunlaştığı bir süreç olmuştur. Öte yandan içerde, savaşın kötü etkileri silinmeye çalışırken, bir yandan da rejim karşıtı kişilere karşı mücadele verilmiştir. Dışarda ise, kendi gücüyle varlığını sürdürebilen saygın bir devlet olarak tanınabilmek için büyük bir çaba gösterilmiştir. Bu çabalar genç Cumhuriyet’in gücünü zorlamış, fakat, birlik ve beraberlikle kenetlenmiş bir ulusun başaramayacağı bir şey olmadığını göstermiştir. Bu başarıda en önemli etkenlerden biri ise, ulu önder Atatürk’ün Türk ulusuna duyduğu sonsuz güven ve yılmadan sürdürdüğü inkılap hareketleridir.
Gerçekten, 1923’de devralınan, uzun süren savaşlar nedeniyle harap olmuş, kaynakları kurtulmuş, nüfusu azalmış yokluklar içindeki Türkiye ile 1933’de hukuk ve eğitim sistemini, teknolojisini, sanayisini, tarımını ve ticaretini değiştiren ve geliştiren Türkiye arasında büyük fark vardı. Cumhuriyet’in ilanı ile başlayan ve birbiri arkasından getirilen yeniliklerin Türk devlet ve toplum düzeninde on yıl sonunda bu önemli değişikliği yaratması, uygulayıcıların kararlılığının yanısıra, Türk toplumu tarafından benimsenip sahip çıkmasıyla mümkün olabilmiştir. Bu gelişmeler Cumhuriyet ve inkılaplarla getirilen yeni düzenin sürekli olacağı düşüncesine kuvvet kazandırmıştır.
Buna rağmen Atatürk’e göre bu yapılanlar asla yeterli değildi. Onuncu Yıl Nutku’nda “Yurdumuzu dünyanın en mamur ve medeni milletler seviyesine çıkaracağı” sözleriyle Türk inkılabının çağdaşlaşmaya yönelik hedefini gösteriyordu. Onuncu Yıl Marşı’nda da nüfusun On yılda on beş milyona varması ve ülkenin dört bir yanının demir ağlarla örülmesi övünerek anlatılıyordu.
            Yoğun çabalarla geçen ve bir varoluş mücadelesinin verildiği bu kritik dönemin sonunda “Cumhuriyet’in Onuncu Yılı” görülmemiş güzellikte ve coşkulu kutlanması ona çok farklı ve özel bir anlam kazandırmıştı.
Onuncu yıl kutlamalarının ülke genelinde, köylere, varıncaya kadar kutlanması hedeflenmişti. Onuncu Yıl kutlama programlarının hazırlanması için İl ve ilçelerde  “Komite” ve “Heyetler” oluşturularak çalışmalar sürdürülmüştü. Kutlamalar için bütçeden belirli bir para ayrıldı. Bütün ilçelerde olduğu gibi Akşehir’de de kutlama komitesi oluşturuldu. Kutlamaların en güzel olabilmesi için halkın katılımının sağlanması ve coşkunun artırılması için çalışmalar yapıldı. Bu amaçla  Cumhuriyet’in Onuncu yılında sergilerle, konferanslarla halk kürsüleri ve afişlerle halkın Cumhuriyet’in değerlerini ve İnkılabın getirdiklerini anlaması hedefi ağırlık kazanmıştı.
            Diğer bayramlardan farklı olması için bu bayramın üç gün ve  üç gece boyunca  tören ve şenliklerle kutlanmasıdır. Üç gün boyunca tiyatro gösterileri ve konferanslar düzenlendi. Özellikle köylü vatandaşların katılması teşvik edildi. Akşehir’e yakın köylerdekilerin yürüyerek veya atlarla şehir merkezine gelerek bizzat etkinliklere katılması sağlandı. Gelen köylüler şehirde misafir edilip ağırlandılar.
            Akşehir’de üç gün süren Cumhuriyet Bayramı kutlamaları boyunca evlerin, sokakların, binaların, caddelerin ve meydanların bayraklarla, afişlerle ve taklarla süslenmesi ve geceleri evler ile binaların ampullerle veya fenerlerle aydınlatılması sağlandı.
            Bu bayramda  yurdun her yanında olduğu gibi Akşehir’de de  bayram törenlerinin yapıldığı  meydana “Cumhuriyet  Meydanı” adını verildi.. Ayrıca, “Toprak Alma Töreni” adı altında yapılan anlamlı bir törenle de meydandan alınan toprakların birlik ve beraberliklerin bir sembolü olarak Ankara’ya gönderildi.
            Akşehir’de ordu, jandarma, memurlar, öğrenciler ve halkın katıldığı geçit resmi yapıldı, kutlama İstiklal Marşı ile başlandı ve yine İstiklal Marşı bitirildi. , merasimin yapıldığı Akşehir’e bağlı nahiye ve köylerden gelen iyi giyinmiş millî kıyafetli atlı ve yaya halk  törenlere katıldı. Geçit töreninden sonra gündüz ve gece millî kıyafetli kişilerle halk kütleleri şehrin ana cadde ve sokaklarında alaylar ve fener alayları düzenlediler. Her yerde belediye, özel idare ve okulların bando mızıkaları bu törenlere iştirak etti. Akşehir’in büyük cadde ve sokaklarına Cumhuriyetin on yılında gerçekleştirilen işlerle inkılâp eserlerini kolaylıkla gösterip anlatacak şekilde renkli grafikli levhalar ve resimler kondu, inkılap fikirlerini ifade eden büyük yazılı (kırmızı üzerine beyaz) iri harflerle yazılmış levhalar asıldı. Asılan afişlerde “Dünü unutma, bugünü iyi anlarsın, Milletini sev ve sevdir, Ne mutlu Türküm Diyene, Tembel adam iyi vatandaş değildir, Cumhuriyet milletin devlet oluşudur, Halk içinde halkla beraber halk için, Türk övün çalış güven” gibi vecizeler  vardı.
            Akşehir Cumhuriyet Meydanına Bayramın başladığı andan sonuna kadar bu konu üzerinde bütün vatandaşlara gece gündüz söz söyleme imkanı vermek üzere  bir kürsü konuldu.
Meydanda şiirler, konferanslar, halk destanları, temsiller, konserler, halk türküleri söylendi. Katılımcıların bu günleri tam bir bayram havasında geçirmesi sağlandı.
Bir öğrencinin okuduğu:
             Türküm Ne Mutlu Bana
Ne mutlu bana ki Türk yaratıldım
Gönlümün en yüksek gururudur bu
Ne esir edildim, ne de satıldım;
Türk benliği Türklük şuurudur bu.
Bu gurur, bu şuur dünyalar değer
Değişmem cihana verseler eğer”
            Şiiri katılımcılardan büyük alkış aldı.
            Akşehir’in köylerinde Cumhuriyet’in ilan edildiği saat olan 20.30’da bütün köylüler meydanda yakılan  ateş etrafında toplandılar, meşaleler yakıldı ve köy mualliminin Cumhuriyet’in faydalarını anlatan sözleri dinlendikten sonra davul, zurna eşliğinde millî türküler ve oyunlarla eğlenildi.
Bayramın ikinci ve üçüncü geceleri pehlivan güreşleri, cirit oyunları, şiir ve destanların okunması, millî mücadeleye ilişkin yaşanmış hikayelerin anlatılması köy meydanlarında yapıldı.
            Bayram süresince her vatandaşın giysisinin sol yakasına gelecek şekilde Türk bayrağı takması kararlaştırılmış ve uygulanmıştı.
            Akşehir’deki 1933 Cumhuriyet Bayramı kutlamaları hafızalarda yer aldı ve unutulmaması içinde Müze önüne bir taş konulmuştu. Gazeteci Yavuz Donat, 08.11.2003 tarihli Sabah gazetesi’nde Akşehir’deki Cumhuriyet Bayramı’nın 10 Yıl Kutlaması’nda konulan bu taşla ilgili yazısında:
29 Birinci Teşrin 1933
Nüfus arttı, kentler büyüdü. Eski meydanlar, yol oldu, bina oldu.

Akşehir'de "meydanımsı bir yeşillik" gördük. Büyüyen kentin ortasında "ufacık" bir alan.

Ortasında "yetmiş yıllık" bir taş.

Üzerinde şunlar yazılı

"Akşehir onuncu Cumhuriyet  Bayramını candan coşkunlukla bu meydanda kutladı. 29 Birinci Teşrin 1933."

70 yıl geçti aradan. 70 yılda iktidarlar değişti, belediyeler değişti, imar planları değişti. Ama Akşehirli "gözünü korur gibi" bu taşı, burada korumuş. Çarşı esnafına "meydana... Taşa iyi sahip çıkmışsınız" dedik.

İçlerinden biri sesini yükseltti

- Siz Ankara'dakiler için Anıt Kabir neyse, biz Akşehirliler için de bu taş öyledir... Nasrettin Hoca'nın türbesine nasıl kimse zarar veremezse, bu taşımızı da kimse yerinden oynatamaz
.”
Onuncu Yıl Kutlamaların en önemli yönü Cumhuriyet’in kendini tanıtabilmek fırsatını iyi değerlendirebilmiş olmasıdır. Bayramın ilk gününden itibaren Türk halkı Cumhuriyet Bayramı’nı gerek katılımcı gerek izleyici olarak içten gelen bir sevinç ve gururla kutlarken Cumhuriyet’e olan inancını ve güvenini göstermiştir.

AMELE PAZARI


Dışarıda sertçe bir kar yağıyordu. Bugün canı erkenden kalkmak istemiyordu. Herhalde yaşlılığın belirtileri bunlar dedi kendi kendine yatakta ve yorganı başına çekti. Epey zaman uyumuştu. Birden ürperdi. Geç kalmıştı. Hemen kalktı. Giyinmeye başladı. Tıraş olmayı düşünmüyordu. Kirli bir sakalı olmuştu. Aman olsun dedi, sanki devlet dairesine gideceğim.
Evden çıkıp yürümeye başladı. Kar hızını kayıp etmişti. Hatta güneş var olan bu az karı da eritmeye başlamıştı. İşin aksi tarafı iyice eskimeyen yüz tutan ayakkabıları su almaya başlamıştı. Gölcükleri atlaya atlaya ilerledi. Hoca’nın heykelinin yanına varmıştı. Çevreye bakındı. Gelenlerin sayısı epey azdı. Belki de işe gitmişlerdi. Mehmet Efendi dükkânını çoktan açmıştı. Kendine oturacak kuru bir yer aradı. Çok gözden ırak olmak istemiyordu. Diğerlerinin içerisine girmek istemedi.az ileride heykelin sağında kendine bir yer buldu, oturdu. Kar yormuştu onu.  Bir sigara yaktı.  Ah bu sigara gücümü alıp gitti, Bırakamadım şu mereti diye iç geçirdi.
Eskilere daldı. Gençliğini düşündü. Babasının tut şu kütüğün ucundan götürüp keselim dediğinde kütüğü bir anda havaya kaldırışını ve taşıyışını ve bunun karşısında babasının hayret edişini gülümseyen gözlerle hatırladı. Acayip kuvveti böylece ortaya çıkmıştı. Artık kimin ağır bir yükü taşınacaksa o çağrılıyordu. İşin bitiminde ona bahşiş veriyorlardı. Ama bazıları sadece dua ile işi geçiştiriyorlardı. Karar verdi, yapacağı her işin karşılığında para alacaktı. Önce pazarlık ederek taşımaya başladı. Okulu unutmuştu. Para sıcak geliyordu. Aman okuyup da ne yapacaksın zaten amaç sonunda para kazanmak değil mi? kazanıyorum işte. Daha çok iş bulmak için amele pazarına gitmeye karar verdi. İşte o gün bugündür hep amele pazarındaydı. Gözü hep yollarda gelecek olan birisinin “bugün sen gel” demesini beklemeye başlamıştı. İşte yıllar böyle geçip gitti diye düşünürken üşüdüğünü hissetti. Oturduğu yerden kalktı. Etrafa bir iki tur attı. Yine aynı yere oturdu. Amele götürmeye kimse gelmemişti.
—Aman dedi. Bu kar yağışında kim ne yaptırır yok yok yaptırsınlar yoksa ekmek parasız kalırız diye kendi kendine söylendi.
Kalktı, gitti, geldi ve dolandı durdu. Ama iş çıkmadı. Artık yavaş yavaş ümidi sona ermeye başlamıştı. Mehmet Efendinin dükkanına baktı, girenler çıkanlar eksik olmuyordu. Birden tanıdık bir simaya rastladı. Önce nereden tanıdığını düşündü. Çıkaramadı. Hafızasını zorladı. Buldum buldum o bizim bankacı.
O günü dün gibi hatırlıyordu. O gün yine amele pazarına sabahın erken saatlerinde gelmişti ve erken gelmenin ödülünü de almıştı. Bir iki taşıma işi çıkmıştı. Bir saatte halledip ekmek ve sigara parasını çıkarmıştı. Keyifle amele pazarında otururken her haliyle yabancı olduğu belli olan takım elbiseli birisi amele pazarına gelmişti. Yabancı olduğunu anlayan ameleler ev taşıma işine neredeyse iki kat fiyat istiyorlardı. Pazarlık sıkışmıştı. Ama istediğini alamadılar. Birden yabancı kişinin kendine doğru geldiğini gördü. Kızgındı.
“-Amca bak, ben bankacıyım. Yeni geldim. Ev eşyaların taşınacak. Bunların istediği fiyat çok fazla gel sen taşı helalinden al paranı” dedi bağırarak.
“-Yok, beyim,  ben ekmek paramı çıkartmışım. Gelemem. “dedi bıyık altından gülerek.
“-Aman al benden koy bankaya, gün gelir muhtaç olursun. Beni bu çakallara muhtaç etme. dedi. O başını iki yana olmaz diye salladı. Birden bankacı Mehmet Efendi’nin dükkânına daldı. Biraz sonra dışarı çıkan Mehmet Efendi ameleleri çağırdı. Şu paraya şu işi bitirin. Yoksa bir daha burada oturamazsınız. Kimse karşı çıkmadı iki kişi yola koyuldu. Dışarı çıkan bankacı sert sert bizim ameleye baktı.
İşte bu kara kışta yine karşılaşmışlardı. Ayağa  kaldı. Bankacıya yaklaştı.
“- Beyim, beni tanıdınız mı? Hani o. Der demez lafını kesti .
“-Bildim. Gel dediğimde gelmeyen  amele değimlisin?
“İşte o bugün maalesef hiç iş çıkmadı. Ekmek parası…”
“-Ben size o zaman söyledim.  Al benden bankaya koy diye söylemiştim. Şimdi kullanırdın.” dedi dik dik.
Amele iç geçirdi.

“Ah beyim, kafamız o kadar çalışsaydı. Ben amele, burası da amele pazarı olmazdı.”  

ATATÜRK VE KONYALI GENÇLER


Çok genç yaşta Türk ordusuna komutan olan Mustafa Kemal Atatürk, girdiği pek çok savaşta yanında hep Anadolu gençleri vardı. O, gençlerin canı pahasına vatanını korumada ne kadar yiğit olduğunu gördü ve yaşadı. Atatürk omuz omuza beraber çarpıştığı gençlere her zaman güvendi. Bu gençler içerisinde Konya gençliği de önemli bir yer tutmakta idi.
Ülkenin dört bir yanının düşman işgali altında olduğu, devlet otoritesinin neredeyse tamamen ortadan kalktığı, bencil ve durumdan kendi menfaatlerine pay çıkarmaya çalışan kişilerin aleyhte faaliyetler gösterdiği bir ortamda birlik ve beraberliğin sağlanması, tüm imkânların Milli Mücadele bayrağı altında birleştirilmesi bağımsızlık savaşının en büyük zorluklarından olmuştur. Böyle bir dönemde gençler, Atatürk'e, aldığı tüm kararlarda bağlılık göstermiş, savaş sırasında da cephede ve cephe gerisinde önemli başarılar elde etmişlerdir. Milli Mücadele için yola çıktığı ilk günlerden itibaren kendisinin en önemli destekçilerinin gençler olacağını sık sık belirten Atatürk, bağımsızlığın kazanılıp Cumhuriyetin kurulmasının ardından da gençlik konusuna özel önem göstermiştir. Yurt gezilerinde genelde öncelikli olarak liseleri ziyaret edip gençlere doğrudan hitap etmiş, gençlerle sürekli diyalog içinde olmaya özen göstermiştir. Konya ziyaretlerinde de her zaman gençlere özel önem vermiş ve onlara her konuda aydınlatıcı konuşmalar yapmıştır.
Konya’ya her gelişinde Konya gençliğine güvenini tazeleyen Atatürk,  3 Ağustos 1920 tarihinde kendisini karşılayan Konyalı gençlere: “Konya’nın güzide gençleri! Sizin her birinizin memleketin mukadderatını alakadar eden meselelerde mutlak hassasiyetinizi takdir ediyoruz. Uzun asırlar istiklalini kendi milli şerefi ve mevcudiyetinin temeli kabul eden milletimiz bugün azim bir tehlikenin eşiğindedir. Bizi bu tehlikeden kurtaracak ancak milli beraberliğimiz ve millet yolunda fedakârlığımız olacaktır. Cehlin mağlup ederek düşmanın pençesine attığı bedhahları sizler ancak bu gafletten çıkarabilirsiniz. Sizlere karşı itimadımız sonsuzdur. İstikbal her zaman sizlerin omuzlarında yükselecektir.” şeklinde hitap ederek Konyalı gençlere yol göstermiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, Konya’ya geldiğinde Konyalı gençler, onunla görüşmek, Atatürk’ü dinlemek ve ondan güç almak için sabırsızlanıyorlardı. Her seferinde Atatürk’ü Konya garında karşılıyorlar ve ondan sonra nereye giderse peşinden ayrılmıyorlardı. Her seferinde toplandıkları Türk Ocağı salonuna Atatürk’ü davet ediyorlardı. 23 Mart 1920’de Atatürk, Konya’ya geldiğinde gençlerin bu davetini memnunlukla karşıladı ve akşam yemeğinden sonra Türk Ocağına geldi. Türk Ocağı salonu, yaşları 16-24 arasındaki gençlerle dolmuştu. Çoğu ayaktaydı. Alkışlardan salon inliyordu. Atatürk, sevgili gençler, diyerek başladığı konuşmasında kurtuluş savaşının karanlık günlerini ve kurtuluş mücadelesini anlattı.  Konuşmasında: “Gençlerimiz ve aydınlarımız ne için yürüdüklerini ve ne yapacaklarını evvela kendi dimağlarında iyice kararlaştırmalı, onları halk tarafından iyice hazmedilir ve kabul edilebilir bir hale getirmeli, onları ancak ondan sonra ortaya atmalıdır. Ben çok ümitvarım ki gençlerimiz bunu yapacak derecede yetişkindir.” diyerek gençlere fikirlerini nasıl hayata geçireceklerinin yolunu göstermiştir.
Atatürk’ün, Konya’nın genç dimağları, müteşebbis, cesur, sebatkâr evlatları diyerek seslendiği Konya gençleri, Çanakkale’de olduğu gibi Kurtuluş Savaşı’nın her aşamasında Atatürk’ün yanında yer almış ve vatanın selameti için canını seve seve vermiştir. Konya, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nda en çok şehit veren illerin başında gelmektedir.
Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasından sonra Cumhuriyetin kurulması ile yeni bir döneme geçilmişti. Bu dönem ilerleme, kalkınma dönemiydi. Mustafa Kemal Atatürk, bunu halka anlatmak için sık sık yurt gezilerine çıkıyordu. Konya’ya yaptığı gezilerde her zaman okullara uğruyor ve gençlerle sohbetler ediyordu. Atatürk: “Gençler, sizi bu millet yetiştiriyor. Göreviniz büyük hizmetlere hazırlanarak bu millete lâyık olmaktır” diye sesleniyordu.
11Ocak 1925’de Birinci İnönü Zaferi dolayısıyla Atatürk, Konya’da gençlere. “Zafer, “zafer benimdir” diyebilenindir; muvaffakiyet, “muvaffak olacağım” diye başlayan ve “muvaffak oldum” diyebilenindir.” sözleri ile başarının yolunu göstermiştir. Konya gençliğinin almış olduğu mesafeyi gören Mustafa Kemal Atatürk. “Konya gençliğinde ve mekteplerinde gördüğüm hayat eseri ve faaliyetleri takdir ediyorum.” diyerek Konya gençlerini yüceltmiştir.
Savaşlarda başlayan ve Konya gezilerinde en üst dereceye çıkan Atatürk ile Konya gençleri arasındaki gönül bağını Atatürk 28 Şubat 1931’de: “ Konya’nın değerli ve seçkin gençleriyle bu defa da karşı karşıya olmaktan ve kendilerini şimdide geldikleri yolda azimli ve neşeli görmekten çok memnunum, çok bahtiyarım. Konya gençliği vatanın, cumhuriyetin ve inkılâpların hakiki bekçileri olarak her zaman methedilmeye lâyıktır.” demiştir.
Bütün Türk gençliğine olduğu gibi Konyalı gençlere de Atatürk’ün büyük güveni vardı. Bir konuşmasında: “Konya gençliği her zaman olduğu gibi bu defa da hakkımda samimi tezahürlerini göstermiş oldu. Bu gençliğe her zaman emniyetim ve itimadım vardır. Cumhuriyet sizin omuzlarınızda yükselmekte mesafeler almaktadır. Cumhuriyet bundan sonra bizlerden değil sizden hız alacaktır. O sizin mevcudiyetinizle yaşayacaktır.” demiştir.
Bütün Türk gençleri gibi Konyalı gençlerde Atatürk’ün mirasına sahip çıkacaklardır.


BÜYÜK TAARRUZ ÖNCESİ AKŞEHİR’E GELENLERİN YAKINLARI


1-Yusuf Kemal Tengirşenk Eşi Nazlı Tengirşenk, Sinoplu
2-Ali İhsan Sabis- Eşi Samiye Sabis, Oğulları Prof Turgan Sabis, Dündar Sabis ve Kızı Gültekin İnanlı ve Torunu Nuran İnanlı
3- Yakup Şevki Subaşı- Torunu İshak Hakkı Subaşı, onun oğlu Selim Subaşı, kardeşi Melahat Devellioğlu ve onun çocukları Hasan ve Zeynep Subaşı
 4- İsmet İnönü- eşi  Mevhibe  çocukları Erdal, Ömer, Erdal- torunları Ömer’in Hayri ve Eren çocukları Hayri İnönü Nazlı İnönü ile evli. Çocukları Mehmet, Murat, Münci İnönü;
Eren İnönü ise Şirin İnönü ile evli. Onların ocukları ise İsmet, Ömer İnönü.
Ömer ve Erdal İnönü`nün kız kardeşi olan Özden Toker, Metin Toker ile evli. Çocukları Gülsüm Bilgehan, Nurperi Özlen, Güçlü Toker; İsmet İnönü`nün dördüncü kuşak temsilcileri İsmet, Ömer, Mehmet, Murat ve Münci İnönü
Türkiye`nin 2`inci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü`nün diğer oğlu Erdal İnönü`nden torunu yok. Tek kızı Özden Toker`den ise 2`si kız, biri erkek 3 torunu var. Çocukları, Özden Toker`e 6 torun verdiler.
Özden Toker`in çocukları Gülsüm Bilgehan, Nurperi Özlen, Güçlü Toker; Gülsüm Bilgehan`ın eşi Mustafa, çocukları Zeynep, Ece, Can Bilgehan; Nurperi Özlen`in eşi Sinan, çocukları Sedef ve Pınar Özlen

            5-Abdulhalik Renda eşi Saadet, Kızları Nerime Anaydın ve Nezihe Sayarıdır. Damadıları Sabri Sayarı, Abdurrahman Vefa Anaydın, Torunları. Fatma, Yusuf ve Uğur Anaydın, torun çocuğu Atilla Anaydın.