2 Temmuz 2018 Pazartesi

AKŞEHİR HAMMAL ALİ MEDRESESİ’NİN HİKÂYESİ

Akşehir’in tapu kayıtları, vakıf defterleri ve diğer tarihi kaynakları araştırıldığında Akşehir Hammal Ali Medresesi’nin şöyle bir öyküsü ortaya çıkıyor:
            Hammal Ali,  Akşehir’de 1400’lü yılların başında dünyaya gelmişti. Fakir bir ailenin çocuğu idi. Ali ince, zayıf olmasına rağmen müthiş bir kuvvete sahip idi. Elleri, kolları tahta gibiydi. En ağır yükleri kaldırırken bana mısın demezdi. Bunun üzerine çalışması için Takyacıyan (Odun) Pazarı’nda bulunan bir oduncuya verilmişti.
            O devirde Akşehir’de Tahıl pazarı, Kağnı pazarı, At pazarı, Balık pazarı ve Odun pazarı gibi pazar yerleri vardı. Pazar yerlerinde karşılıklı dükkanlar bulunurdu. Bu pazarlardan biri olan Takyacıyan (Odun) Pazarı’nda genellikle üzüm kütüğü ve çalıları satılırdı.
            Akşehir üzümü tarihi öneme sahip idi. Her taraf üzüm bağlarıyla doluydu. Sultandağı etekleri, Kozağaç, Eğrigöz, Nadir, Yenice, Bürcek köyleri gibi pek çok yerlerde üzüm bağları vardı. Bağlarda belli zamanlarda budama ve kuruyanları temizleme işlemleri yapılırdı.
            Bağını budatmak ve kuruyanları köklemek için bağ sahipleri Takyacıyan pazarına gider, bir oduncu ile anlaşırlardı. Zamanı gelince oduncunun çalışanları bu bağa giderler, budama işlemini yapar. Kuruyanların toprağını kazarak kökünü sökerlerdi. Çıkan odun ve çalıları toplar, oduncu dükkânına götürüp satarlardı.
            Akşehirliler, güz mevsiminde kışlık hazırlıklarına başlarlardı. Evin yakınlarındaki dam denilen yerde asma çırpısı ve kütüğü ile yer ocakları ve fırınlar yakılırdı. Önce pideler ve börekler yapılır, yenirdi. Kışa hazırlık için ekmekler (şepitler) pişirilirdi. Sonra ateşte üzüm pekmezleri ve çeşitli reçeller kaynatılırdı. Tarhanalar, salçalar yapılıp kurumaya bırakılırdı.
            İşte bu damda yakılan asma çırpısı ve kütükleri ile diğer odunların toplanmasını ve satın alınanların sepetlerle müşterilere ulaştırılmasını hammallar sağlıyorlardı.  XV. Yüzyılda bu hamallardan biri de Ali idi. Hammal Ali çalışkanlığı ile dikkat çekiyordu. En zor işlere, en ağır yüklere çekinmeden girer idi. Çalışkanlığının yanı sıra tutumlu bir insandı. En büyük üzüntüsü yeterli eğitimi görememesi, okuyamaması idi.
            Çalıştığı yerin sahibi Hammal Ali’yi başkalarına kaptırmamak için dükkanın yarısını ona vererek ortak etmişti. Bağları çok olan müşterilerden birisi de ona her yıl bağlarını budama ve temizleme karşılığında iki sıra bağ vermişti.
            Kazandıklarını biriktiren Ali bunlarla Akşehir’den evler satın aldı. Bu evleri de yıllık olarak kiralamıştı.
            Okula gidemeyen Hammal Ali, Akşehir gençlerinin okuyabilmesi için bir medrese kurmaya karar verdi. Bunun için Akşehir İmaret Camisinin Kuzey Doğu’sunda, Kadı İzzeddin Medresesi yanında bir okul yaptırdı.  İki medrese arasında tonoz örtülü bir geçit vardı. Bu geçitten Nasreddin Hoca mezarlığının önündeki yola çıkılırdı.
            Hammal Ali,  Medresenin her türlü ihtiyacını karşılıyordu. Ancak öldüğü zaman medresesinin bakımsız kalmaması için bir vakıf kurdu.
1483 yılı Vakıf kayıtlarına göre:
            Eski Defterde Yazılanlar Uyarınca Akşehir Merkezinde Hammal Ali Mescidi Vakfı
            Bağ 2 Sıra Senelik 30,
            Bahçe Civarındaki Arazi 3 tane Senelik 12
            Ev Arazileri 6 tane senelik 14
            Takyacıyan (Odun) Pazarındaki Yarım Dükkân Senelik 20
            Bu kayıtta da görüldüğü gibi Hammal Ali elinde avucunda ne varsa Vakfına bağışlamıştır. Akşehir gençliğine eğitim veren bu medrese tarihi kayıtlara Hammalzade Medresesi olarak geçmiştir.
            Akşehir tarihini yazan  İ. Hakkı Konyalı, 1945 yılında medresenin yerini tespit etmiş ve o zaman binası tamamen yıkılmış, bahçe yapılmıştı. Daha sonra o bahçeye evler yapılmıştır.
             Böylece büyük bir kültüre sahip olan Akşehir’in yapısına Hammal Ali de katkısını koymuştur.

AKŞEHİR ŞARAPÇILARINA FERMAN

Osmanlı Padişahı II. Selim, Akşehir'de Müslümanlara şarap sattırılmaması, içtirilmemesi ve yasağa uymayıp içki içen ve satanların cezalandırılmaları için bir ferman yayınlamıştı.
            Şarap üzümden yapılıyordu. Akşehir üzümü tarihi öneme sahip idi. Her taraf üzüm bağlarıyla doluydu. Sultandağı etekleri, Kozağaç, Eğrigöz, Nadir, Yenice, Bürcek köyleri gibi pek çok yerlerde üzüm bağları vardı.
             Önce Akşehir’in Gayrı-Müslim köylerinde bağ hasatlarından sonra üzümler ezilerek saklanıp şarap oluşması sağlanıyordu. Bunların şarap üretmesi ve satması serbestti. Ancak zamanla Müslüman köylerde de şarap üretilmeye, Gayrı Müslim köylerinde de Müslümanlara şarap satılmaya başlandı. Bunun üzerine Akşehir Sancak Beyi Padişaha bir arzuhâl yazarak bu durum karşısında ne yapacağını sormuştur.
            Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu olan Padişah II. Selim,  28 Aralık 1568 tarihinde Akşehir’e bir ferman gönderdi. Bu fermanın aslı şöyledir:
            “Akşehir beğine ve livâ-i mezbûr kâdîlarına:
                        Sen ki sancakbeğisin, mektûb gönderüp; "nefs-i Akşehir kurbinde müslimân ve zimmî karyeleri olup şehrün levendâtı ve gayri gice vü gündüz alâniyyen şürb-i hamr idüp ve şehri hıfzitmek içün gice ile gezerken üzerlerine varılan feseka kaçup ol köylere varup âdem gönderilüp da‘vet olunduklarında zikrolunan kurâ zâbıtları; "Tîmârlarumuz serbestdür." diyü virmeyüp her zamânda şehre âteşden mazarrat vâkı‘ oldukda mezkûr karyelerden hamr idenlerden olup eger müslimân karyeleridür ve eger kefere karyeleridür, alâniyyen şarâb bey‘ idüp anun gibiler taleb olundukda zâbıtları; "Serbestdür." diyü virmeyüp te‘allül itdüklerin" bildürmişsin. Buyurdum ki:
            Varıcak, siz ki kâdîlarsız, zikrolunan kurâ zâbıtlarına ve karye halkına tenbîh idesiz ki, ehl-i İslâm'a alâniyyen hamr bey‘ itmeyüp ve şürb-i hamr itdürmeyüp ve mûmâ-ileyh sancakbeği tarafından da‘vet olunan ehl-i fesâdı; "Karyelerimüz serbestdür." diyü virmekde ınâd itmeyeler. Şöyle ki; min-ba‘d zikrolunan kurâ ahâlîsi ehl-i İslâm'a hamr bey‘ idüp ve alâniyyen fısk [u] fücûr üzre olup ve sancakbeği tarafından da‘vet olunan ehl-i fesâd ü şenâ‘ati zâbıtlar; "Serbestdür." diyü virmeyeler, anun gibileri isimleri ve resimleriyle yazup bildüresiz ki, haklarından geline.”   Yazıldı.
            Günümüz Türkçesi ile:
            “Akşehir Beyine ve Adı Geçen İlin Kadılarına,
            Sen ki Sancak Beyisin, mektup gönderip; " Akşehir merkezi yakınlarındaki Müslüman, Hristiyan ve Yahudi köyleri olan yerlerde şehrin erkekleri ve gece ve gündüz alenen şarap içip ve şehri korumak için gece gezenler üzerlerine vardığında günah yuvaları olan o köylere kaçtığı için köylere varıldığı zaman belirtilen köylerin koruyucuları "tımarlarımız serbesttir" diyerek vermediklerini, her zamanda şehir bu ateşten zarar gördüğü belli olduğundan adı geçen köylerde şarap yapanlar eğer Müslüman köylerinde veya kafir köylerinde alenen şarap üretip içenleri o köylerden almak istediğinde köy koruyucuları “Serbesttir." diye vermeyip engellediklerini" bildirmişsin. Buyurdum ki:
            Ferman size ulaşınca, siz ki kadılarsınız, belirtilen köy koruyucularına ve köy halkına tembih edesiniz ki İslam ehlinde alenen şarap üretilmez ve şarap içilmez. Adı evvelce geçen sancak beyi tarafından davet edilen fesat ehli "Köyümüzde serbesttir" diye vermemekte inat etmeyeler.
            Şöyle ki; Bundan sonra belirtilen köy ahalisi İslam ehline şarap üretip ve alenen günah işleyip ve sancak beyi tarafından davet olunan fesat ehlini koruyan koruyucular   "Serbesttir." diye vermeyenler, onun gibilerin isimleri ve resimleriyle yazıp bildiresiniz ki, haklarından geline.” diye ferman gönderdi.
           
             Kaynak: 7 NUMARALI MÜHİMME DEFTERİ (1567–1569) Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Dîvân-ı Hümâyûn Sicilleri Dizisi: V Ankara 1998

“ÇARE: AKŞEHİR İL OLMALIDIR”

Kurtuluş Savaşı yıllarında gerçekleşen İkinci Konya İsyanı sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi gizli oturumlarında hararetli konuşmalar yapılmıştır. İsyanı önlemek için alınacak tedbirler arasında Akşehir’in il yapılması da vardı.
            İkinci Konya İsyanı, Delibaş adında bir eşkıyanın, beş yüz kadar asker kaçağını toplayıp 2/3 Ekim 1920 gecesi Çumra’yı basması ile başladı.  Delibaş, 3 Ekim sabahı da Konya’ya girdi ve idareyi ele geçirdi. Aynı günlerde Beyşehir ve Akşehir ilçelerinde de görevli olarak dolaşan askerî heyetler, oralardaki asiler tarafından görev yapmaktan alıkonuldular. Ilgın ilçesinin Çiğil köyü yakınlarında toplanan üç yüz kadar âsî de, nasihat için giden heyete ateş etti. Bu heyette Afyon Milletvekili İsmail Şükrü Çelikalay da vardı. Konya’nın güneyinde Karaman ilçesinde de asiler toplanmaya başlamıştı.
             Afyon’da öğretmen olarak görev yaparken 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan işgalinin başlamasıyla Milli Mücadeleye katılan İsmail Şükrü Çelikalay, Kuvayı Milliyenin kuruluşuna öncülük etti. Çelik Alay milis kuvvetleri kurucusu olan İsmail Şükrü Bey, Aynı zamanda Afyon Karahisar Milletvekili idi. İkinci Konya İsyanı üzerine Konya’dan Ankara’ya dönmüştür.
            Ankara hükümeti, isyanı bastırmak için gerekli önlemleri almaya başladı. Bu arada TBMM’si gizli oturumlar yaparak alınacak tedbirleri tartışıyordu. 21 Ekim 1920 Perşembe günü yapılan gizli oturumda hararetli tartışmalar yaşandı.  Lazistan Milletvekili Abidin Bey, isyana katılan her kim olursa olsun bila kaydü şart idam edilmelidir derken bir diğer milletvekili ise asilerin Van ve Erzurum’a sürülmesini istedi. Afyon Milletvekili İsmail Şükrü Efendi ise yaptığı konuşmada Konya ilinin üçe bölünmesini Konya merkez, Karaman ve Akşehir illerinin kurulmasını istedi. İşte o konuşmanın ilgili bölümleri:
            İSMAİL ŞÜKRÜ EFENDİ ( Karahisarı Sahip) – Konya meselesi hakkında bazı muttali (öğrenmiş) olduğum ahvali (durumları) arz edeceğim. Maalesef kısmı azamı(en büyük kısmı) isyana iştirak etmiş ve kısmı azamı iğfal edilmiş (kandırılmış). Bunun tabii başlıca amil(etken) ve müsebbiplerini (sebep olanları) aramak zamanındayız. Fakat biz de, bunda biraz alakadar görünüyoruz. Konya teşkilatı mülkiyesi(idare teşkilatı) iyi gitmemiş efendiler. Teşkilatı mülkiyeyi yeniden ıslah (düzenlemek) etmek lazım. Nasılsa oldu bir şey. Bu isyan teskin edildi zannedilmesin. Yapılan idamlar muhik (haklı) olmakla beraber Konya’da bundan sonra isyan zuhur etmez(oluşmaz) denilemez. Buna karşı bendeniz kendi fikrimce gördüğüm tedabiri (tedbirleri) arz edeyim. Konya bir vilayet halinde bu teşkilat ile her zaman idare edilirse, oraya sokulan ateşi isyanı (isyan ateşini) tecdit etmek (tazelemek)  demek olur. Konya’nın teşkilatı mülkiyesi bir an evvel değiştirilmelidir. Konya üç müstakil liva halinde idare olunmak icap ediyor. Birincisi nefsi Konya (Konya merkezi). Müstakil liva halinde kaza teşkilatının çoğaltmak. Biz nevahi (nahiye) teşkilatına germiyet (önem) vermeliyiz. Nevahi teşkilatı nazariyesine göre kaza çoğaltılmalıdır. En çok isyan zuhur eden yerler, asilerin çoğalmasını temin eden yerler hükumetten uzak olan yerlerdir.
            Teşkilatı Mülkiye: Konya bir müstakil liva halinde, Karaman livası o da bir müstakil liva halinde, Hadım nahiyesi bir kaza haline ifrat edilmelidir(düzenlenmeli). Bu liva Ereğli. Sultaniye, Hadım, Ermenek kazalarından ibaret olmalı ve kazalarda muktedir (yetkili), mütedeyyin (dindar) idare memuru olmalı, bu hususta masraf tenkis edilmemelidir (azaltma yapılmamalıdır).
            Sonra; Akşehir kazası bir liva olmalı. Akşehir’in bir nahiyesi var (Cihanbeyli). Burası eskiden Karadağ Hükumetinin bulunduğu yerden gayet büyük. Akşehir’de zuhuru muhtemel(ortaya çıkması olası) isyanı nasihat vesaire ile bastırmak için ufak bir kuvvetle cepheden ayrılmıştım. Alayım ihtiyara(yedeğe) alındı. O halde benim de istirahat etmem icap ediyordu. O vakit anladım ki teşkilatsızlıktan Cihanbeyli’de birtakım eşhas (kişiler) isyan fikri perverde etmiş (beslenmiş), iğfal edilmişler (kandırmışlar). Hükumet jandarma göndermemiş, çünkü o koca bir kaza halinde idare edilmesi lazım gelen yer bir müdüriyet, dört jandarma ile idare olunamaz. Orası kaza halinde idare olunmalı.
            Akşehir liva olmalıdır. Sonra Ilgın kazası Akşehir’e rapt olunmalı (bağlanmalıdır) bu suretle ikinci bir liva daha teşekkül etmeli ki Konya livası, Karaman, Akşehir livası üç livaya ayrılır ise hatta oranın muhitini bilenler dört livaya ayrılması mümkün ise de bendeniz bu kadar görebildim. Çünkü orada bulunma zamanım pek azdır ve Ilgında isyanın menbaı (kaynağı) olan Çiğil usatı (asileri) orada yerleşmiş. Kuvvetlerin ayrıldığı gün hem Konya’yı, hem Ilgın’ı, hem de Akşehir’i istila edecektir. Bu tamamen bastırılmalı, bu Çiğil isyanı bastırılmalı, hala köyleri yakıyorlarmış. Bazı arkadaşlarımız da bundan bahsettiler. Bendeniz bilakis en ziyade ikram ettiğimiz, muti (yumuşak başlı) zannettiğimiz, mürüvvet (iyiliksever) ettiğiniz köylülerin ihanetine maruz kaldık. Onlar bizi pusuya düşürdü. Beş buçuk saat muharebe neticesinde o ateşler içinde arkadaşlarımı ve kendimi kurtardım…….
            …….. Konya vaziyetinin son derece korkunç olduğunu buradan arz ediyorum. Mazarratını (zararı) tahdit etmek(sınırlandırmak) ve teşkilatı mülkiyeyi çoğaltmak ve halkı nüfuz ve tahakküm altında bırakmak lazımdır. Konya için hususi bir idare daha iyidir. Bendeniz buna taraftarım. Şu takririmi de acele yazdım lütfen kabulünü istirham ederim.”
            Bu konuşma üzerine hükümet adına söz alan İç İşleri Bakanı Dr. Adnan Adıvar konuşmasının bir yerinde onu desteklemiştir.
Dr. ADNAN B. (Dahiliye Vekili) (İstanbul)
            …….Sonra teşkilatı mülkiye meselesini buyurdular ki pek doğrudur. Bu henüz hükümetçe mevkii tatbike konulmamış bir şeydir. Takriri(önergeyi) eğer hükümete havale ederseniz bu teşkilatı nazarı dikkate aldığımız zaman bunu da nazarı dikkate alırız. Küçük küçük idareler altında kuvvetli idareler teşkilini istediler.
            Not: Liva Eyaletten küçük, ilçeden büyük yerlerdir. Bugünkü anlamıyla illerdi.
            Kaynak:
            1-TBMM Gizli Celse Zabıtları Cilt 1 Türkiye iş bankası yayınları Ankara 1985
            2- İsmail Şükrü Efendi, Kimkimdir. Com. 1. 06 .2018
            3-İkinci Konya İsyanı http://www.atam.gov.tr/nutuk/ikinci-konya-isyani, Atatürk Araştırma Merkezi  1. 06 .2018

YAVUZ SULTAN SELİM’İN AKŞEHİR GÜNLERİ

Yol üzerinde yer alan Akşehir, Osmanlı’nın en kudretli padişahlarından olan Yavuz Sultan Selim’in seferlere giderken geçtiği ve günlerce konakladığı şehirlerden biridir.
Yavuz Sultan Selim, İran seferine çıktığında 18 Mayıs 1514 Perşembe günü Akşehir yakınlarındaki Uluşar çayırı konağına geldi. Bu gün Ulupınar Köyü olan bu yer o devirde yeşillik ve bol suya sahip olduğu için ordunun mola vermesi için uygun bir yerdi.
19 Mayıs 1514 Cuma günü Uluşar konağında ordunun su ihtiyacı giderildi. Atlar ve askerler dinlendi. Hep beraber Cuma namazı kılındı. Zafer için dualar edildi.
20 Mayıs 1514 Cumartesi günü ordu içerisinde bazı düzenlemeler yapıldı. Alt kademedeki yöneticilerin bazılarının yerleri değiştirildi. Bunun nedeni daha önceden yaşanan bir olaydı. 14 Mayıs 1514’de yaşanan bu olay ordu disiplini yönünden önemli tutulmuştu. Bir silahtarın hizmetçisi Beylik arpayı yağma ettiği için ağasıyla beraber idam edildi. Bu ağalardan sorumlu olan Çavuşbaşı Lütfi Bey azledildi. Bu durumu düzeltmek için Akşehir’de yeni atamalar yapıldı. Osmanlı ordusunda Kapıkulu Ocağı 6 alaydan kurulmuş bir tümendi. 6 alay, sırasıyla şöyleydi: Sipahiler, silahdarlar, sağ ulufeciler, sol ulufeciler, sağ garipler, sol garipler. Her birinin farklı görevi olan bu alayları yöneten ağalar vardı. Lütfü beyin yerine Ulufeciler ağası Şüca’ Bey Çavuşbaşı oldu. Savaşta saltanat sancaklarını ve hazineyi koruyan sol ulufecilerin ağası Lütfü Bey ulufeciler ağası oldu. Sağdan ve soldan saldırarak düşmanı çembere alan Gurebayı Yemin ağası Rüstem Bey, Lütfü Bey’in yerine sol ulufeciler ağası oldu. Onun yerine de Yesar ağası İshak Bey geçti.
21Mayıs 1514 Pazar günü tamamen dinlenme ile geçti. Hareket edilmedi.
22 Mayıs 1514 Pazartesi günü orduda atamalara devam edildi. Boşalan Yesar(sol garipler) ağalığına Sipahi oğlanları kethüdası Behram Ağa getirildi.
23 Mayıs 1514 Salı günü ordu ve padişah yine Akşehir yakınlarındaki Uluşar’da ikamet etmektedir. Bu gün padişah tarafından boşalan Sipahi oğlanları kethüdalığına Sipahi oğlanı katibi Kara Musa atandı.
24 Mayıs 1514 Çarşamba günü Yavuz Sultan Selim ve ordusu Akşehir’de oturmaktadır.
25 Mayıs 1514 Perşembe günü boşalan Sipahi oğlanları katipliğine fodla (Ekmek) katibi Ahmet Çelebi getirildi. Onun yerinede Yeniçeri katibi olan Şahabettin Bey Fodla katibi oldu.
26 Mayıs 1514 Cuma günü Cuma namazından sonra Akşehir’de oturulurken otağ-ı hümayum ileri yürüdü. Cumartesi günü Arkan Özü konağına yani Argıthanı’na geldiler.
Böylece Yavuz sultan Selim 9 gün kaldığı Akşehir’den ayrılmış oldu.
Padişah Yavuz Sultan Selim’in ikinci kez Akşehir’e gelişi Mısır seferi sırasında gerçekleşmiştir.
Yavuz, Mısır seferine giderken 25 Haziran 1516 Çarşamba günü İshaklı’ya (Sultandağı) geldi. Osmanlı Ordusu Akşehir’e doğru yürüyüşe devam etti. 26 Haziran 1516’da Akşehir’e gelindi. Akşehir konağında ikamet edildi. Bu arada Diyarbakır Valisi Bıyıklı Mehmet Paşa’dan haberciler geldi ve padişah habercileri kabul etti. Haberciler, Şah İsmail’in Diyarbakır’a Vali olarak gönderdiği Karahan’ın yakalandığını ve onunla birlikte bir çok kumandanının başlarının kesildiğini bildirdiler. Kesik başlar Akşehir’de Padişaha teslim edildi.
Diyarbakır bölgesini yöneten Emirler, Osmanlı Devleti'ne itaatlerini arz etmişlerdi. Bu arada Diyarbakır halkı da ayaklanarak, Safevi kuvvetlerinden bir kısmını öldürmüş ve geri kalanlarını da sur dışına çıkartarak, Osmanlı Devleti'nden yardım istemişlerdi. Şah İsmail bunun üzerine bölgeye kumandanlarından Karahan'ı göndermiş ve şehir kuşatılmıştır. Kuşatma başarılı olmamışsa da kaldırılmamış ve bu sebepten şehir halkı çok eziyet çekmişti. Safevîler'in, Diyarbakır’ı muhasarası bir yıl kadar sürmüştü. Bu sırada Bayburt'ta bulunan Bıyıklı Mehmet Paşa ve Rum Beylerbeyi Şadi Paşa, Yavuz Sultan Selim tarafından buranın fethine memur edilmişlerdi. Osmanlı Ordusunun geldiğini öğrenen Karahan muhasarayı kaldırmak zorunda kalmış ve Mardin'e doğru firar etmişti. Bıyıklı Mehmet Paşa kumandasındaki Osmanlı kuvvetleri, Mardin Koçhisar yakınlarında Dede kargın sahasında, Safavî kuvvetlerini kesin bir yenilgiye uğratmışlar ve bu muharebede Karahan makdül düşmüştür. Böylece Diyarbakır’ın yanı sıra Hısn-ı Keyfa, Ergani, Ruha, Mardin, Siirt gibi Güney-doğu Anadolu'nun önemli şehir ve kaleleri de kısa zamanda, Osmanlı Devleti'nin eline geçmiştir.
Bu haberleri Akşehir’de alan Yavuz Sultan Selim şenlikler yapılmasını emretmiş ve Akşehir’de büyük şenlikler yapılmıştı. Beş gün sonra Osmanlı ordusu Konya sahrası konağına girerken Karahan’ın ve diğer komutanların başları Mısır Sultanı’na gönderildi.
27 Haziran 1516’da ordu Akşehir yakınlarındaki Derefet konağına ulaştı. Böylece Yavuz Sultan Selim Akşehir’den ayrıldı.
Kaynak: Senemoğlu, Yavuz (1976) Haydar Çelebi Ruznamesi İstanbul: Tercüman

AKŞEHİR’İ MISIRLILARDA İŞGAL ETMİŞTİ

Mısırlı Mehmet Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır ordusuyla 21 Aralık 1832'de Konya yakınlarında yapılan savaşta Osmanlı ordusu mağlup oldu ve sadrazamı esir etti.  Mısır ordusu Konya içlerine doğru ilerledi ve Akşehir’e geldi.
Bu ordunun Akşehir’den geçişini Kunos şöyle anlatmaktadır:
1832 yılında, Anadolu’da bir kargaşalık olmuştu ve Kavalalı İbrahim Paşa, Konya’dan Akşehir’e yürüdü. Paşa’nın dikkatinden kaçtı ve askerlerin yolu mezarlıktan geçti ve askerler gülmeye başladılar. Paşa orduyu durdurdu. Neden güldüklerini öğrendi ve mezarı koruyarak askerlerin gülmeden yola devam etmesini istedi. Bu durumu ciddiyet pahasına korumak istiyordu. Ama son asker olan bir Arnavut buna uymadı, mezara girdi ve acayip türbeyi göremedi. Çok korktu. Ödü patladı. Dişleri ve dudaklarını sıkıca kapattı. Gözlerini kapatarak yüksek sesle bağırdı: “Bu adam bir Hoca, bir insan, hiçbir şey yapamazsak en azından bir kahkaha atmalıyız” (Wessclski, 1911).
Bu tarihte Akşehir’de  zorlu kış koşullarını yaşıyordu. Havalar çok soğuk ve her yer karla kaplıydı. Mısır ordusunun bazı kısımları kışın en şiddetli günlerini Akşehir’de geçirmişlerdi. Soğuğun şiddetine dayanamayan Mısırlı askerler bu günkü Tekke köyü olan Baştekkede ki çam ormanlarını kesmişler ve yakmışlardı. Burada soğuktan pek çok Mısır askeri ölmüştü. Soğuğun ve donun şiddetinden mezar kazılamadığı için cesetler derelerin içerisine doldurulmuştu.
Bu askerlerin bir kısmı da ormandan kolayca faydalanarak ısınabilmeleri için Baştekke’ye yerleştirilmişlerdi. Onlardan bir çokları kırıldı ve Tekkenin önündeki mezarlığa gömüldüler.
Mezarlık yakın zamana kadar duruyordu. Şimdi bir kısmı yola ve bir kısmı da bahçeye çevrilmiştir. Mısırlı askerler Akşehir’de kalırken Akşehir yiyecek ve yakacak hususunda büyük bir sıkıntıya düşmüştü.
Mısırlı Mehmet Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşa, Akşehir’den 2 Şubat 1833 tarihinde ayrılarak yanına aldığı bir muhafız alayı, iki süvari alayı ve altı topla Kütahya’ya gelmiş. 16 Nisan 1833’de Kütahya’da yapılan bir antlaşma ile Mısırlılar Küçük Asya’dan ayrılmışlar. İlkbaharda Mısır ordusunun ayrılması Akşehir’e gerçek bir bahar getirmiş. Akşehir’de eski ve geniş hayatına kavuştu.

8 Mart 2018 Perşembe

AKŞEHİRLİ ŞAİR BİR MÜDERRİS: AHMET REŞİT EFENDİ

Şiirlerinde Reşid takma adını kullanan Ahmet Reşid Efendi on dokuzuncu yüzyılda Akşehir’de doğdu.
             Bazı yazarlar tarafından aynı dönemde yaşayan ve bir ara şeyhülislam olan Nevşehirli Ahmet Reşid Efendi ile karıştırmaktadırlar. Akşehirli Ahmet Reşid Efendi 1813 yılında Akşehir’de doğdu. İlk tahsilini memleketinde yaptı. 1836 senesinde İstanbul'a gelerek Şehzade Camisi civarında bulunan İbrâhim Paşa Medresesi'nde medrese öğrenimi gördü. Burada İmâm-zâde Efendi'den gerekli ilimleri tahsil etti ve müderrislik ruûsunu (diplomasını) aldı.
             Bir müddet Mahmûd Paşa ve Dâvud Paşa Mahkemeleri naipliklerinde bulundu. Yani mahkemelerde nöbetçi yargıçlık yapıyordu.
            1847 yılında Mekteb-i Ma'ârif-i Adliye'ye daha sonra da Bayezid Camisi yakınında bulunan Mekteb-i Rüşdiye'ye öğretmen olarak atandı. Buralarda iki yıl öğretmenlik yaptı.
            1849 yılında Kudüs Mollası oldu. Bu görev için İstanbul’dan ayrılarak Kudüs’e gitti. Burada 5 yıl çalıştıktan sonra İstanbul’a geri döndü.
            1854 senesinde Maliye'de Beytü'l-mâl Kassâmı olarak görev yaptı.  Bu görev İslami kurallara göre miras bırakanların miraslarını varislerine bölme işlemi yapmaktı. 1865 yıla kadar çalıştıktan sonra İstanbul payesini elde ederek Evkâf-ı Hümâyûn Müfettişi oldu. Bu görevinde iken elli yaşlarında 1863 senesinde İstanbul'da vefat etti.
            Ahmed Reşîd Efendi, Nakşıbendî tarikatına mensuptu.  Kendisini yetiştirmiş alim bir kişiydi. Bilinen eserleri şunlardır:
            1. Füyûzâtü'l-Habîbiyye Ale's-Salâti'l-Meşîşiyye: Tasavvufa dair bir risaledir. Yazma hâlindedir.
            2. Keşkûlü's-Sâfiye Ale'l-Vâridâti's-Sa'diyye: Bu eser meşhur tarikat şeyhlerinden Şeyh Sa'düddîn Cibâvî Hazretleri'nin Arapça bir kasidesinin Türkçe şerhidir. Yazma hâlindedir. Eserin adının baş kısmı Sicill-i Osmânî'de Meslûlü's-Sâfiye olarak verilmiştir (Mehmed Süreyya 1311: 396).
            Akşehirli Ahmet Reşid Efendi araştırmacı bir kişiliğe sahipti. Aynı zamanda şairdir. Şiirine örnek Fatîn Tezkiresi'ndedir.  Şiirlerinden birisi:
                        Gazel-i Nâ-tamâm
“Müptela oldum bu gün bir dilber-i Rana’ya ben
Kalmayub sabra mecal olmuşum bir vaya ben
Şuh reftar-i hoş çok dilbere meyl ettim
Düşmedim alemde böyle afet-i yektaya ben
Herkesi bir güne eyleyub memnun ider,
Bende oldum bi-irade ol yüzü hüsnaya ben
Bahr-ı umman, muhabbet icre gavs olmuşum
Dalmamış idim Raşida böyle bir deryaya ben”
Günümüz Türkçesi ile:
            Tamamlanmamış Gazel
            “Bugün ben güzel bir dilbere tutuldum, sabretmeye gücüm kalmadı, yararsız biri olmuşum.
            Neşeli yürüyüşü çok hoş olan dilbere gönül verdim, ben dünyada böyle eşsiz bir afete düşmedim.
            Herkesi bir gün durdurup memnun eder, o pek çok güzel yüzünden ben iradesiz oldum.
             Muhabbet için uçsuz bucaksız denizde bir dalgıç olmuşum.  Raşid olalı böyle bir deryaya ben dalmamıştım.”

23 Ekim 2017 Pazartesi

EVLİYA BİR BABANIN OKUMUŞ OĞULLARI (Seydi Mahmûd Hayran’ın Oğulları)

                

SEYDİ MEHMET
Seydi Mehmet, Akşehir’e büyük bir külliye kuran kutupların kutbu Seyyit Mahmûd Hayran’ın üç oğlunun en büyüğüdür.  Zamanının büyük alimlerinden biri olduğu kayıtlarda mevcuttur.
 1200’lu yıllarda Akşehir’de bol miktarda zaviye ve medrese vardı. İşte bu eğitim kurumlarında Seydi Mehmet küçük yaştan itibaren eğitim almaya başladı. Özellikle babası Seyyit Mahmûd Hayran Zaviyesinde hem bilgi hem de görgü yönünden kendini yetiştirdi. Sağlığında babasının en büyük yardımcısıyken 1268 yılında babasının ölümü üzerine Seyyit Mahmûd Hayran zaviyesine Şeyh oldu.
Aynı zamanda zaviye vakfının da yönetimini eline aldı.
            Seydi Mehmet’in Seydi Ali isminde bir oğlu olduğunu mezar taşlarından anlıyoruz. Seyyit Mahmut Hayran türbesinde bulunan üç sandukadan biri bu Seydi Ali’ye aittir.
 SEYDİ MUHYİDDİN
Seydi Muhyiddin, Türkiye Selçuklu’sunda Akşehir’de yaşayan gönül erlerinden biri  olan Seyyid Mahmud Hayran’ın üç oğlundan biridir. Döneminde Selçuklunun ileri gelen şairlerinden birisi idi.
Seydi Muhyiddin’in yaşadığı devirde Akşehir’de Emir Yavi Medresesi, Taş Medrese, Kadı İzzeddin ve Nasreddin Hoca Medreseleri vardı. Ayrıca babasının dini eğitim verilen büyük bir tekkesi bulunmaktaydı. Şiir yazabilecek şekilde Farsça, Arapça ve Türkçeyi bilmesi iyi bir eğitim aldığını gösterir.
F. Nafiz Uzluk, Hollanda Leiden Üniversitesi kütüphanesinde 1094 numaralı Selçuklu şairlerine ait bir cönkte, Seyyid Muhyiddîn’e ait birçok manzumenin olduğunu görmüştür.  Cönkler uzunlamasına açılan deri kaplı defterlerdir. Her ne kadar cönklerde genel anlamda saz şairlerinin şiirleri yer alsa da, salt saz şairlerince yazılmış şiirlere yer verildiğini söylemek doğru olmaz. Çok sık olmasa da divan şairlerine ait şiirleri de ihtiva ederler. Dini bilgiler ihtiva eden, çeşitli  hutbe ve vaaz metinleri barındıran dini ağırlıklı cönkler de mevcuttur. Seydi Muhyiddin duygu ve hislerini şiir olarak yazdığı bu cönk ne yazık ki ülkemizden çok uzaklarda kalmıştır.
Seydi Muhyiddin, 3 Rebiülevvel 731/11 Nisan 1331 tarihinde vefat etmiştir. F.Nafiz Uzluk, vefatının ardından Seydi Muhyiddin’e bir çok mersiye yazıldığını belirtir.(Uzluk 1952: VIII-IX). Ağıt anlamına gelen bu mersiyeler, Seydi Muhyiddin’in şairlerin bulunduğu bir ortamda yaşadığını ve çok sevildiğini göstermektedir.
Aynı adı taşıyan torunu ve torununun torunu olan Seydi Muhyiddin’in  Seydi Ali isimli bir oğlu vardı.
SEYDİ NECMEDDİN
Seydi Necmeddin, Selçuklu devri büyük din alimlerinden Seyyit Mahmut Hayran’ın üç oğlundan biridir. Adına Akşehir’de bir mescit yapılmıştı.
Amcası Necmeddin Ahmet ile aynı adı taşıdığı için karışıklığı önleme adına İ. Hakkı Konyalı ismini Necmeddin Çelebi olarak verir. Vakıf defterlerinde ise adı Seydi Necibeddin’dir.
Akşehir’de Seydi Necibeddin adına yapılan mescit için bir vakıf kurulmuştu. Fatih Sultan Mehmet ve II. Beyazit dönemlerinde yapılan vakıf defteri kayıtlarında böyle bir vakfa rastlanılmıyor. Ancak Kanuni devrinde yapıldığı söylenen vakıf kayıtlarında ve III. Murat dönemindeki vakıf kayıtlarında Seydi Necibeddin Vakfı mevcuttur. Bu durum bize mescidin ya başka bir ad taşıdığı ve sonradan eski adını aldığını ya da önceleri harap olan mescidin zamanla tamir edildiğini gösterir. 1535 yılı Karaman Vilayeti vakıfları kayıtlarına göre:
Seydi Mahmûd Hayrân’ın Öz Evladı Seydi Necibeddin Vakfı
Her gün dört kitapçık halindeki cüzden Kur’an okuması için
Nakit olarak gelir:14.000                  Senelik:1400
Masraflar
Vakfı yönetme giderleri
Vakıf yönetimi Vakfiye uyarınca evladından daha sonra gelen oğulları yok oluncaya kadar devam edecektir.
Her gün Kur’an cüzi okuyan 7 kişinin giderleri günlük:1 senelik:1.400” şeklinde kayıt vardır.
Yine aynı defterde bu mescidin şeyhi için ayrı bir kayıt vardır. Buna göre:
“Seydi Mahmûd Hayrân’ın Öz Evladı Seydi Necibeddin Vakfı
Pazartesi ve Perşembe günleri Vemlili Mescidi Şeyhi için
Nakit olarak:1000
Senelik:100
Masraflar
Vemlili Mescidi giderleri, dört kişinin her birisi için::25 senelik:100” şeklinde ikinci bir kayıt vardır.
Bu kayıtlardan yola çıkarsak Seydi Necibeddin’in Seydi Mahmûd Hayran’ın öz oğlu olduğu ve onun gözetimi altında iyi bir eğitim aldığını söyleyebiliriz. Kendi gelirleri ile bir mescit yaptırdığını ve bu mescitte şeyh olduğu açıkça belli oluyor. Yine Kur’an okumaya büyük önem verdiğini öyle ki bu iş için bir vakıf kurmuş ve her gün 7 kişi 4 cüz okumasını vakfiyesine almıştır.
Ayrıca Akşehir’de yaptırdığı mescidi Osmanlı’nın ilk döneminde harap olduğu ve daha sonra tamir edilerek Vemlili Mescidi olarak anıldığı anlaşılmaktadır.

Dini yönden iyi yetişmiş olduğu belli olan Seydi Necibeddin’in ölüm tarihi bilinmiyor. Yine günümüze kadar gelen soy şeceresinde çocuklarının ismi verilmiyor. Ancak vakfiye kayıtları oğullarının olduğunu kanıtlıyor.