17 Nisan 2015 Cuma

ROMALI FİLOZOF CİCERO’UN AKŞEHİR YOLCULUĞU


Ro­ma­lı dev­let ada­mı… Ede­bi­yat­çı… Hu­kuk­çu… Akıl­cı… Ah­lak­çı… Fi­lo­zof… Cumhuriyet savunucusu Cicero, Anadolu’ya vali olarak gelirken yolu Akşehir’e (Philomelion) düşmüştü.
Milattan önce (M.Ö. 106) yılında Arpinumlu zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen ‘Marcus Tullius Cicero’, yaşamı boyunca cumhuriyetçi ilkeler uğruna savaşmış ünlü Romalı devlet adamı, söylev ustası, avukat, edebiyatçı ve düşünürdür. Rodoslu Molon’un söylev sanatına ilişkin verdiği dersleri izleme olanağı bulan Cicero, M.Ö. 79’da üç yıl için gittiği Atina’da Ascalonlu Antiochos’un ve rhetor Demetrios’un derslerine katıldı. İyi bir eğitim alarak kendini yetiştiren Cicero’nun siyasal yaşamı planladığı gibi yürümedi. Başarısızlıklar ve hayal kırıklıkları birbirini izledi. İnişli çıkışlı bir siyasi yaşamında M.Ö. 56 yılında Pompeius, Caesar ve Crassus’un kurduğu yeni birliğe, önceleri tamamen karşı çıkmasına rağmen katıldı. Ancak inanmadığı düşünceleri fazla savunmak istemedi ve bütün kamu görevlerini terk etti. M.Ö. 51 yılında, Roma’dan uzaklaşmak için, Anadolu’nun Kilikya eyaletine bir yıl süreyle vali olarak atanmayı kabul etti.
Roma cumhuriyeti son yıllarında,  Anadolu’nun güney şehirlerinden bir birlik oluşturarak başkenti Laodikya (Laodicee)'da olan Kilikya eyaleti yönetimine verilmişti. Cicero, Asya'ya ümitle gelmişti. Ancak bu saha gerçekten yüzyıldan beri hiç gelişme gösterememişti. Bütün ümitleri kırılmıştı. Düşündüğü tek şey, Asya'da bir yıldan çok kalmamak olmuştur.

Anadolu’ya gelen Cicero, Efes'te yalnız bir gün kaldıktan sonra, 22 Temmuzda yoluna devam ederek Aydın {Tralles)' e gelmişti, yollardaki tozdan ve sıcaktan şikâyetçiydi.  31 Temmuzda da Denizli yakınlarındaki Başkent Laodikya (Laodicee)'ya ulaşmıştı. Karşılanmasında yapılan gösterilerden ve gösterilen saygıdan hiç etkilenmeyen Cicero, oraya varışının ilk gününde şöyle yazmıştır:
"Yaptığım mesleğimden, şu anda ne kadar bezgin olduğumu, tam olarak bilemezsiniz; benim için Laodicee'nin işleri hakkında hüküm vermek ve bu gurbette iki lejyonluk bir orduya kumanda etmek de güzel bir şereftir. Ben burada hiç rahat değilim; bir yıla kadar buradan çıkmama bir yol bulunuz."
Cicero, özellikle şehirlerin acınacak durumlarından etkilenmiştir; bunların istenen vergileri vermeye güçlerinin yetmediğini de milletvekilleri açıkça söylüyorlardı. Birçok adam mallarını satıyordu. Ciceron'un dediği gibi, zavallı şehirlerin, hakkıyla şikâyet edecek şeyleri vardı. Julia kanunu, vali ile emri altında olanlara, gerekli olan yiyecek ve hayvan yemini halktan ücretsiz ve peşin alma hakkını veriyordu. Cicero, bu yetkiden hiç yararlanmayarak odununa kadar parayla aldı. Bazen halka misafir olmayı kabul ederse de çoğunlukla kendi çadırında yatardı.
Yolculuğunu Anadolu'nun iç kısımlarına doğru uzatan Cicero, Şuhut (Synnada)'da üç gün kaldı;  Cicero’nun arkadaşına yazdığı mektubunda bu coğrafyayı ayrıntı veremeyecek kadar bilgisinin kıt; hatta ülkeyi çok az tanıdığı görülüyor.
 Şuhut’tan Akşehir (Philomelium)' e geçmek üzere yola koyuldu. Milattan Önce 51 yılı Ağustos ayı içerisinde Cicero,  Akşehir (Philomelium)’e ulaştı. Bu devirlerde Philomelion (Akşehir), Kilikya eyaletinin bir bölümüydü. Milattan önceki yüzyıllarda bu şehirden, büyük dağ yolu üzerindeki bir durak yeri olarak bahsedilir.
Akşehir’den yola çıkarak Konya (İconium) şehrine ve 31 Ağustos tarihinde buradan Kilikya'ya dönmek üzere Kapadokya'ya uğradı. Toros'un eteğinde, Kapadokya şehri olan Ereğli (Cybistra)'da durdu; Düşmanlarına karşı Kapadokya'yı savunmak için karargâhını burada kurdu. Bu şehirde on beş gün kaldı. Ordusuyla Toros'lara doğru ilerledi, düşmanlarını ezdi. O devirde Akşehir’in içinde bulunduğu Kilikya eyaleti bile Cicero’ya itaatkâr görünmüyordu. Cicero, bu üzüntü veren durumu görmekle beraber, yine o zayıf birliklerine gerçekten ehil bir kumandan olduğunu gösterdi. İsyancıları yönetimi altına aldı; kalelerini yaktı, yıktı.  Aslında, Cicero, ne hangi şehri aldığını, ne de hangi halkla savaştığını fazla biliyordu; şehrin adını saptırır, yendiği halkın adını bilmezdi.
            Bu yörelerde kaba ve yırtıcı insanlar kendilerini ne pahasına olursa olsun savunmaya hazırdı. Sürekli olarak silahlı idiler. Bunları yenen Cicero,  pek çok ganimet elde etti. Atlar dışında, ganimeti orduya bıraktı. 21 Aralıkta esirleri sattırdı, Cicero, ertesi yılın ortasına kadar Asya'da kalır, sadece hükümetinin işleri ile ilgilenir.
Üstlendiği kamu görevlerinde adil davranışları ve dürüstlüğüyle halkın sevgisini kazanan Cicero, aldığı söylev sanatı eğitimini iyiyi ve haklıyı savunmakta kullanırken haksızlık edenleri gözünü kırpmaksızın, üstelik olayla ilgili ayrıntıları abartarak ve söz oyunlarına başvurarak, mahkûm etmek için kullanmaktan hiç kaçınmamıştır. 
Cicero’nun günümüze ulaşan pek çok güzel sözleri vardır. İşte bunlardan birkaç tanesi:
·         Bir yerde yaşam varsa orada umut da vardır.
·         Bütün büyük işler, küçük başlangıçlarla olur.
·         En kötü barış, en haklı savaştan daha iyidir.
·         Geçmiş geçmişte kalmıştır, biz işimize bakalım!
·         Hayat yokuşunu tırmanırken rastladığınız insanlara iyi davranın; inişte yine onlara rastlayacaksınız çünkü.
·         Her canlı yalnız kendini sever.
·         Her şeyin başlangıcı küçüktür.
·         Herkes hata işleyebilir, yalnız ahmaklar hatalarında ısrar eder.
·         Malını kaybeden bir şeyini kaybeder, namusunu kaybeden birçok şeyini kaybeder, cesaretini kaybeden her şeyini kaybeder.
·         Sahip olduğundan fazlasını istemeyen insan zengindir.
·         Yarınlar yorgun ve bezgin kimselere değil, rahatını terk edebilen gayretli insanlara aittir
·         Roma neden yıkıldı?" sorusuna Cicero’nun cevabı: Çok ve güzel konuştuk, fakat bilgisizdik!


10 Nisan 2015 Cuma

NADİR’E MESCİT YAPTIRAN GÜZEL İNSAN: HÜRREM HATUN


Akşehir’e bağlı Atakent Mahallesine bir mescit yaptıran ve bu mescit için vakıf kuran Hürrem Hatun zamanında zengin ve nüfuzlu bir ailedendi.
Türkiye Selçuklu Devleti devrinde Akşehir, Konya’ya yakın olması ve verimli topraklarının bulunması nedeniyle her zaman Selçuklu hükümdar ailesinin ilgisini çekmiştir. Bu nedenle hükümdar’dan Akşehir ve çevresinden tımar ve ikta alan hükümdar yakınları Akşehir’de yaşamışlardır. Özellikle Nadir köyü sultan yakınlarınca en çok tercih edilen köydü.  Günümüzde Atakent Mahallesi olan Nadir köyü o devirde gelişmiş bir köydü. Yaşamı hakkında yeterli bilgi bulunmayan Hürrem Hatun, zengin, nüfuzlu ve hatırı sayılır biri olduğu için Selçuklu hanedandan olduğu kolayca tahmin edilebilir.
Hürrem Hatun Mescidi 1476 yılı kayıtlarında yer alması bu devirde mescidin var olduğunu ve uzun yıllar önce yapıldığı gösterir. Bu kayıtları ve Anadolu Selçuklu devletinin durumunu göz önüne alırsak Hürrem Hatun’un 13. Yüzyıl sonları ile 14. yüzyıl başlarında yaşadığını söyleyebiliriz.  Vakıf kayıtlarına göre Hürrem Hatun ailesi okumaya büyük önem vermektedir. Nadir’e bir kitaphane (Kütüphane) yaptırmışlardı. Ayrıca ailede Şeyh Ahmet, Ali Fakih gibi okumuş kişiler vardı. Bu da Hürrem Hatun’un eğitimli bir olduğunu göstermektedir. Zengin, nüfuzlu ve eğitimli Hürrem  Hatun Nadir Köyü’ne bir mescit yaptırmıştı. Bu mescit’in giderlerini karşılamak üzere Hürrem Hatun Mescidi Vakfı’nı kurmuştu. Bu vakfa sahip olduğu bağ ve bahçelerin gelirlerini vakfetmişti.
Fatih Sultan Mehmet zamanında Müslihiddin ve katip Kasım tarafından 1476 yılında yazılan defter kayıtlarına göre:
Nidir Köyünde Hürrem Hatun Mescidi Vakfı
Şeyh Ahmet bağı
Kütüphane yanında bahçe
Ali Dede Vakfı bağı
Bağ-ı Hasayık
Kutluca’da bahçe
Dere köyde yerler 12 sehimden bir sehimi’den toplam 140 Akçe gelir elde edilmekteydi.
II. Beyazid devrinde Murat Çelebi tarafından yazılan 1483 tarihli Karaman Eyalet Vakıf Defteri’ne göre:
Tasarrufu imamında olan Nadir Köyündeki Hürrem Hatun Mescidi Vakfı
Şeyh Ahmet Bağı senelik:30
Hüseyin Bağı  senelik:10
Kitaphane’nin yanındaki bağ senelik:30
Kutluca’daki bahçe senelik:10
Ali Fakih Vakfı bağı senelik:20
Bu kayıtlara göre yıllık gelir 100 akçe olmuş ve bu gelirleri harcama yetkisi mescidin imamına verilmişti. 1500 ve 1524 tarihlerinde 185 akçe, 1584 tarihinde ise 395 akçe gelir kaydedilmiştir.

Ayrıca 1530 Tarihli Ve 387 Numaralı Muhâsebe-i  Vilâyeti Karaman Ve Rûm Defteri’nde Nadir Köyü Hürrem Hatun Mescidi kaydına rastlanmaktadır.

2 Nisan 2015 Perşembe

TARİHTE BİR AKŞEHİR GÜZELİ: RANA HATUN


Akşehir’de yaşayan ve güzelliği mezar taşına işlenebilecek kadar fazla olan Rana Hatun’un pek çok marifeti vardı.
Akşehir Nasreddin Hoca mezarlığında bulunan ve Akşehir müzesinde saklanan mezar taşındaki bilgilere göre:
Rana Hatun,  Mehmet Bey’in kızıdır. Mayıs 1336 tarihinde vefat etmiştir. Çok güzel bir bayan olan Rana Hatun başında halen Akşehir köylerinde kullanılmakta olan kadın fesine benzer yuvarlak bir başlık bulunmakta, başlığın üzerine örtülen ince tül arka tarafta toplanmaktaydı. Hotoz denilen bu başlıkları o devirde genellikle kentli kadınlar ev içinde giyerdi. Saçları kâkül ve perçem dışında örter, değerli süsler, işlemeler, taşlar ya da tüylerle bezenirdi. Yandan elmas iğneyle tutturulurdu.
Rana Hatun’un yüzü resimde çok belirgin değildir. Buna rağmen cehresi yuvarlak, ağzı ve burnu küçüktür. Alnına inen saç perçemi çok belirgindir.
Giyinme tarzı hâlen Akşehir köylerinde yaşamaktadır. Rana Hatun, Akşehir’in geleneksel giysisi olan işlik-şalvar giymektedir. Bu giysiler yörede “şip” denilen parlak kumaşlardan dikilmekteydi. Şip, çözgüsü ince tel ve atkısı ipek olan bir kumaştır. İşlik,  yakası köşeli olup kare yakalıdır. Önü kruvaze kapamalı, kruvaze parçası aşağı doğru geniştir. Beden ve kol kesimi düz uzun kol ve düz beden kesimlidir. Kol ağızları 1-2 cm genişliğinde bir bant ile pilili olarak daraltılmıştır. Boyları, belden biraz uzun giysilerdir.  Şalvarlar oldukça geniş ende ve giyecek kişinin boy uzunluğuna göre hazırlanan dikdörtgen biçiminde beli ön ve arka ortadan uçkur için yırtmaçlı, belleri uçkurlu ve yanları dikişten açılan cepli, paçaları düz, oyuntusuz geniş ve kumaş katı ağları olan geleneksel giysi çeşitlerinden birisidir. Ağır kumaşlardan hazırlananlar düğün törenlerinde giyilirdi.
Rana Hatun, şalvarın üzerine altın ve gümüşten yapılan, tokası oldukça abartılı süslü kemer takmıştır. Ayağa giyilen  eğrilmiş yünden örülen çoraplara desenler işlenmiştir. Sokağa çıkarken ayağa siyah kıl ve yünden yapılan çarıklar giyilirdi. Rana Hatun’un oturuş şekli elbisesinin kıvrımları vücut hareketlerinin tüm detayları en ince noktasına kadar kıvrımlarla belirtilerek işlenmiştir. Bu giyinme tarzı Akşehir için pek orijinal bir örnektir.

Güzel ve iyi giyimli Rana Hatun’un mezar taşındaki resminde gergef işlediği görülmektedir. Gergef nakış işlemede kullanılan bir tezgahtır. İnce işlemeler için kullanılmaktadır. İki kısa kenar ve dört çıtadan oluşmaktadır. Sökülüp takılması taşınması kolay bir alettir. Gergef tezgâhında herkesin işleme yapamayacağı bunun için özel yetenek ve bilgi istediği bir gerçektir. Genç kızların bu tezgahta dokunan işlemeleri çeyizlerine katmak istemeleri bu işi yapan kimseleri ön plana çıkarmaktadır. Bu işlemeler için özel siparişler vermeleri o insanlara özel bir konum kazandırmaktadır. Yani Rana Hatun bir gergef dokuma ustasıdır. Yaptığı çeyizlerden para kazanmıştır.
1476 yılı Vakıf kayıtlarından anlaşıldığına göre; Rana Hatun kazançları ile sahip olduğu ev ve bahçeyi Hacı Ramazan Şirvani Mescidi Vakfına vakfetmiştir. Bu da Rana Hatun’un güzelliği yanı sıra cömert bir kişiliğe sahip olduğunun göstergesidir.
1800’lu yıllarda Akşehirli Şair Raşid yüzyıllar önce yaşayan Akşehirli güzel Rana Hatun’a  şu şiiri ile bir sitem göndermektedir:
“Müptela oldum bu gün bir dilber-i Rana’ya ben
Kalmayub sabra mecal olmuşum bir aya ben
Şuh reftar-i hoş çok dilbere meyl ettim
Düşmedim alemde böyle afet-i yektaya ben
Herkesi bir güne eyleyub memnun ider,
Bende oldum bi-irade ol yüzü hüsnaya ben
Bahr-ı umman, muhabbet icre gavs olmuşum

Dalmamış idim Raşida böyle bir deryaya ben”

4 Mart 2015 Çarşamba

YAZAR YUSUF ATILGAN’IN AKŞEHİR GÜNLERİ


Anayurt Oteli’nin yazarı Yusuf Atılgan, 1944-1945 yıllarında Akşehir’de yaşamış ve buradaki Maltepe Askeri Lisesi’nde öğretmenlik yapmıştır.
1921 yılında Manisa’da doğan Yusuf Atılgan, 1939 yılında Balıkesir Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne girdi. Birinci sınıftan sonra babasının okuması için para gönderemeyeceğini belirtmesi üzerine Atılgan, askeriyeye başvurur ve başvurusu kabul edilir. Artık fakülteye askeri kıyafetle gelip gitmektedir. Mezun olunca Maltepe Askeri Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atanır.  Bu yıllarda Maltepe Askeri Lisesi, Akşehir’de bulunuyordu.
1943-1944 öğretim yılının ikinci döneminde Şubat 1944 tarihinde yazar Atılgan, Akşehir’e gelerek öğretmenlik görevine başladı. Şimdiki askeri depo olan yerdeki barakalarda öğretimini sürdüren okulda kalmaya başladı. Daha sonraları Akşehir’in içinde olan öğretmenlerin kaldığı ve “Bekarpalas” olarak isimlendirilen eve yerleşti.
Okulda üniversite’den arkadaş olduğu Fransızca öğretmeni Celal Çavaş'la birlikte edebiyat öğretmeni yazar Vedat Türkali’de öğretmen olarak bulunuyordu. Vedat Türkali ile Yusuf Atılgan üniversitede iyi arkadaş idiler.  Birbirlerini seven kendilerini çok yakın bulan ve siyasi çalışmalarını beraber yapan arkadaşlardı.  Ancak Yusuf Atılgan öğretmenlik sırasında Vedat Türkali’den uzak durmaya özen gösterir.  En küçük sorunu bile bir araya gelip konuşamazlar. Yusuf Atılgan derslerinin dışında genellikle zamanını Askeri mahfilde, diğer öğretmenlerle akşamlara kadar "prafa" oynayarak geçiriyordu. İki eski arkadaşın aralarına soğukluk girmişti. Bunun bir nedeni de duydukları tutuklamalardan kaynaklanan bir ürküydü.
Akşehir’de günler bu şekilde geçerken İstanbul Sıkıyönetim'den gelen bir yazıyla öğretmenlerin odalarında arama yapıldı. Bu aramalar sonrasında Yusuf Atılgan tutuklandı ve İstanbul’a gönderildi. Yazar Atılgan, İstanbul Üniversitesi  Edebiyat Fakültesi’nde öğrenci iken "İleri Gençler Birliği" isimli sol bir örgütte çalışmıştı. Yapılan soruşturmada onu ele vermişlerdi.  Yusuf Atılgan, İstanbul’da yapılan sorgusunda hiçbir arkadaşının ismini vermedi. Mahkeme kararı kesinleşinceye kadar yazar Akşehir’e geri gönderildi. Tutuklamadan sonra iyice belli oldu ki,  Yusuf Atılgan solculardan uzaklaşıp kendisine ayrı bir çizgi çekme kararını daha Akşehir'e geldiği günler almıştı. Okulda kalmayı bir namus davası haline getirmişti.
Şubat 1945 tarihinde mahkemenin Yusuf Atılgan hakkında verdiği karar kesinleşmişti. 141. madde uyarınca 6 ay hapse mahkûm edildi. Altı ay Sansaryan Han'nda, dört ay da Tophane Cezaevi'nde olmak üzere on ay hapis yattı.  Askeriyeden çıkarıldı. 26 Ocak 1946’da serbest kalmış, öğretmenlik hakkı sona ermişti. Artık öğretmenlik yapamayacaktır, yaşamı boyunca taşır içinde bu hasreti. Yıllar sonra Refik Durbaş’ın kendisine yönelttiği “Dünyaya bir daha gelseydin yine roman mı yazmak isterdin?” sorusuna “Öğretmen olmak isterdim. Öğretmenliği çok sevmiştim” yanıtını verir. Daha sonra O da Manisa’daki köyüne yerleşerek çiftçiliğe başladı. Aylak Adam, Anayurt Oteli gibi romanlar yazan Atılgan’ın şiirleri de vardır. İşte onlardan biri:
     AYRILIK
Doğu yeli esiyor karşıdan kirpiklerim tozlu
Ergin başaklar geçiyor iki yanımdan
                        Sensiz

Bir serin denizde misin kumda mısın
Öyle mi omzunda kuruyan deniz tuzu
                         Bensiz

Çorak tarlada geçkin bir at çakalı    
Bir telli kavak bir zeytin bir kuş
                         Sensiz

Evde misin masal söyleyenin var mı
Açık mı kapılar yataklar boş mu
                          Bensiz


1 Mart 2015 Pazar

YAZAR VEDAT TÜRKALİ’NİN AKŞEHİR GÜNLERİ


 Senarist, şair ve romancı olan Türkali, 1944-1947 yılları arasında Akşehir’de yaşamış ve buradaki askeri lisede edebiyat öğretmenliği yapmıştır.
Asıl adı Abdulkadir Pirhasan olan Vedat Türkali, 1919’da Samsunda doğdu.  Liseyi Samsun Lisesi'nde okuduktan sonra 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun olmuştur. Aynı yıl eşi Merih Pirhasan'la evlenmiştir. İşte bu yıllarda Maltepe Askeri Lisesi’ne öğretmen olarak atanmıştır.
Maltepe Askeri Lisesi, 1928 yılında İstanbul’da öğrenime açılmış olup Kara Harp Okulu için lise düzeyinde öğrenci yetiştiren bir okuldu. Bu okul, 2. Dünya Savaşı’nda Alman ordusunun Bulgaristan-Türkiye sınırına gelmesinden sonra Akşehir´e nakledilmiştir ve eğitimine 1941 ile 1947 yılları arasında Akşehir´de devam etmiştir. 
Bu okula edebiyat öğretmeni olarak atanan yazar Vedat Türkali, 1944 yılı başlarında eşi Merih Pirhasan'la birlikte Akşehir’e gelir. İstasyon Caddesi üzerindeki Arabacı Tevfik Kavga'nın evini kiralarlar. Bu ev uzun istasyon yolunun kente girdiği, çevresi boş bir yerdeydi; gözlerden uzak sayılırdı.
Maltepe Askeri Lisesi’nde öğretmenliğe başlayan Vedat Türkali’nin eşi Merih’de Akşehir Ortaokulu’nda öğretmenliğine başlar. Eşiyle birlikte fırsat buldukça İstanbul’a gitmektedirler. Bu arada Vedat Türkali, kendini iyice siyasetin içinde bulmuştur. Sol fikirleri savunmaktadır. Sonunda eşi ile birlikte Türkiye Komünist Partisi’ne katılmaya karar verirler. Örgütle İstanbul’da bağlantı sağlanır ve nihayet Akşehir’e ilk kez partinin 15 sayfalık bir yayını ulaştırılır. Bundan sonra TKP’nin ‘Günün Meseleleri’ isimli bültenleri peyder pey Akşehir’e gelmeye başlayacaktır. İstanbul’da ciddi tutuklamalar başlayınca parti çalışmalarına ara verilir. Vedat Türkali, bütün zamanını öğrencilere verir, onlarla tiyatrolar hazırlar ve okuldaki öğrencileriyle Shakespeare’den Sofokles’e dek oyunlar sergilerler.
1944 yazında eşi ile birlikte İstanbul’a gelirler. Burada parti çalışmalarına hız verir. 1944 yılı yaz tatilinin sonunda Vedat Türkali, Akşehir’e dönerken, eşi doğum yapmak için İstanbul’da kalır. Akşehir’e yalnız giden Türkali burada Türk şiir tarihinin unutulmazları arasına girecek ve yıllar sonra Edip Akbayram tarafından bir şarkıya da dönüştürülecek olan "İstanbul" şiirini eşi Merih için yazar.
Vedat- Merih çiftinin 15 Kasım 1944 tarihinde Deniz isimli ilk çocukları dünyaya geldi. 26 Kasım 1944’de Kurban Bayramı tatili olduğu için Vadat Türkali, doğum yapan eşinin yanına kısa bir süreliğine İstanbul’a gitti. Yazarın Akşehir’e dönüşünde yeni bir dönem başlamıştır Akşehir'de. Fransızca öğretmeni Celal Çavaş'la birlikte edebiyat öğretmeni olarak yazar Yusuf Atılgan, Maltepe Askeri Lisesi'ne atanmıştı. Türkali’nin çok sevdiği, kendime çok yakın bulduğu arkadaşıdır Yusuf.  Ancak kısa bir zaman sonra yazar Yusuf Atılgan Akşehir’de tutuklanır.  ‘İlerici Gençlik’ davasından 6 ay hapis cezası almıştır. Arama yapılacağı duyumunu alan Vedat Türkali eşi Merih'le, kimi yazıları, kitapları yakıp ya da ortadan kaldırarak beklemeye başladılar. Ancak  kimse gelmedi.
1945 yılında Vedat Türkali’nin eşi Merih Hanım,  kızı Deniz’i annesine bırakıp, Akşehir’de askeri öğretmen olan eşinin yanına gitti. Akşehir Ortaokulu’ndaki öğretmenliğine devam etti. Yazar Akşehir'de o yıl çok ağır bir boğaz iltihabı geçirdi. Bir acemi doktorun, kaslardan yapılacak "prontozil" adlı iğneyi damardan yapmasıyla komaya girdi. Konya'daki Asker Hastanesi'ne kaldırıldığında, uzman doktor "Yaşamda kaldığına şükret!" dedi, olayı duyunca. İki ay hava değişimi verdiler. Ortaokul'da öğretmen olan eşi Merih'e de rapor uydurarak İstanbul'a geldiler.
1946 yılında yasal olarak Türkiye Sosyalist Köylü Emekçi Partisi kurulur. Vedat Türkali çok sevinir. Partiye gönülden bağlıdır. Yazar Türkali, Akşehir’e döner. Askeri öğretmenlikten atılmak istemektedir. Bu sebeple bir sürü parti gazetesiyle birlikte orduevine gidip okumaya başlar. Hesaplarına göre birilerinin şikâyeti üzerine 6 ay veya 1 yıllık bir ceza ile bu işten kurtulacaktır. Ancak bir hafta boyunca hiç kimse ona bir şey demeyecekti Tam da bu esnada, kurulan legal partinin, bazı sendikalarla birlikte kapatıldığı haberi gelir. O yıl Akşehir’de Vedat Türkali ve eşi öğretmenliğe devam ederler. Yazar ve eşi  kısa-uzun her tatilden yararlanıp kiminde borç harç, alıp kaçak olarak İstanbul'a gidiyorlardı.  Bu gidiş Maltepe Askeri Lisesi'ne atandığı Akşehir'de, yıllar yılı böyle sürdü; ellerine geçen birkaç kuruş yollara gitti.. Parti ile ilgili olayları ayrıntılarıyla izlemeğe çalıştığı o günlerde, bir kez partili Ermeni Haig Açıkgöz, Akşehir'e geldi gizlice. İki gece hiçbir yere çıkmaksızın evde kalıp geri döndü.
1947 yılında Maltepe Askeri Lisesi, Akşehir’den İstanbul Çengelköy’e taşınır. Öğretmen Vedat Türkali’de İstanbul’a geldi. Ancak Akşehir’de öğretmen olan eşinin ataması yapılmadı. Bütün uğraşlar sonuç vermeyince eşi Melih öğretmenlikten ayrılıp İstanbul’a geldi.
Yaklaşık dört yıl kaldığı Akşehir’de hareketli bir hayat süren  senarist, şair ve romancı Vedat Türkali, ünlü şiiri “İstanbul’u  Eylül 1944’de Akşehir’de yazdı. Çok uzun olan bu şiirin bir kısmı şöyledir:
İSTANBUL
“………….
Bekle bizi
Büyük ve sakin Süleymaniye’nle bekle
Parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla
Mavi denizlerine yaslanmış
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle
Ve bir kuruşa Yeni hayat satan
Tophane’nin karanlık sokaklarında
Koyun koyuna yatan
Kirli çocuklarınla bekle bizi
Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi
Bekle dinamiti tarihin
Bekle yumruklarımız
Haramilerin saltanatını yıksın
Bekle o günler gelsin İstanbul bekle
Sen bize layıksın
Eylül 1944 Akşehir


16 Şubat 2015 Pazartesi

1916 YILI İLMİYE SALNAMESİ’NDE AKŞEHİRLİ HOCA VE KADILAR


Günümüzdeki anlamıyla ilmiye sınıfının bir yıllığı olan ve 1916 yılında yayınlanan “İlmiye Salnamesi”de; Akşehir’de bulunan veya Akşehirli olan pek çok kadı ve hocaya yer verilmiştir. 
Bu  salnamede en geniş şekilde yer alan Akşehirli Mehmet Lütfi Efendi’yi daha önceki bir yazımızda genişçe ele aldığımız için burada ona yer vermeyeceğiz.
1916 yılı İlmiye Salnamesi incelendiğinde Akşehir’e gelen veya Akşehirli olan kadı ve hocalar hakkında şu bilgilere ulaşıyoruz:
Padişahların Yaptırdığı Camii Şeriflerden olan Şehzade Sultan Mehmet Han Cami’sinde Cuma Vaizi olarak 1916’da Akşehirli eş-Şeyh Mehmed Emîn Efendi çalışıyordu.
1916 yılında Konya Vilayetinin Akşehir Kazasında Kadı olarak Aliyyü’l ala yani pekiyi derece ve üçüncülükle mezun olan Mustafa Efendi görev yapıyordu. Yine aynı yıllarda Akşehir Müftüsü olarak derslerden mezun olan Mustafa Muhlis Efendi görevli idi.
İzmir’de İlmiye sınıfı içerinde çalışanlardan Adliyede memuru olarak 1 Ağustos 1904 tarihinde rütbe alan Akşehirli Mehmet Rüşdi Efendi vardı.
Medreselere öğretmen yetiştirmek üzere şeyhülislama bağlı olarak kurulan Medresetü’l-Kudat’ın Mu’allimhane-i  Nüvvab okulunda dördüncü  kademede öğretmen olan Akşehirli Ali Mürteza Efendi 23 Haziran 1880 tarihinde bu görevinden ayrılmış, daha sonraki yıllarda  vefat etmiştir.
Yine aynı okulda beşinci kademede öğretmen olan Elbistanlı Abdurrahman Efendi, 1891 tarihinde görevinden ayrılmıştı. Bu kişi Akşehir Kadılığından ayrıldıktan sonra vefat etmiştir.
Medresetü’l-Kudat’ın Mu’allimhane-i  Nüvvab okulunun yedinci kademesindeki hocalarından olan Ergirili Ali Zühdi Efendi 1 Ekim 1896 tarihinde okuldan ayrılmış ve   son memuriyeti olan Akşehir Kadılığından da ayrılmıştır.
Yine bu medreseye öğretmen yetiştirme fakültesinde üçüncü kademede hoca olan Akşehirli Hacı Kamil Efendi, 11 Ağustos 1911 tarihinde görevinden ayrılmıştı. Okuldan ayrıldıktan kısa bir zaman sonra vefat etmiştir.
11 ağustos 1911 tarihinde bu okuldan ayrılan öğretmenlerden biri de dördüncü kademedeki Akşehirli Mehmet Efendi’dir. Daha sonra Çarşamba Kadısı olmuş fakat bu görevden de ayrılmıştır.
Medresetü’l-Kudat’ın Mu’allimhane-i  Nüvvab okulunun en üst kademesinde bulunan  hocalarından Batumlu Hafız Celal Efendi, 1914 tarihinde görevinden ayrılarak Akşehir Kadısı olmuştur.
Yine bu okulun öğretmenlerinden olan Akşehirli Hüseyin Efendi, üst kademede iken 1915 yılında ayrılarak Gördevs Kadısı olmuştur.
Bir yıllıkta bile Akşehirli kadı ve hocalar hakkında bu kadar fazla bilgi bulunması Osmanlı Devletinde ilim sınıfında Akşehir’in yerinin ne kadar büyük olduğunu göstermektedir.



SELÇUKLU ZAMANINDA BİR AKŞEHİR YEMEĞİ: HERSE



Günümüzde de Akşehir’de yapılan ve çok sevilen herse yemeği, Selçuklu devrinde Akşehir’in milli yemeği idi.
Arapça herise kelimesinden türeyen herse, bir rivayete göre peygamberimiz zamanında da yapılırdı ve onun tarafından da sevilirdi. Bazı yörelerde keşkek olarak da bilinmektedir. Selçuklu devrinde Akşehir’in dağlarında koyun, keçi, inek, at, tay  bağlarında ise arpa, yulaf ve buğday vardı. İşte böyle bir ortamda tabii ki herse yapılacaktı.  O dönemde yaşayan Mevlâna’nın Fihi Mâfih ve Mesnevi’sinde et ve buğdaydan yapılan herise adı verilen bir çorbanın adı da sıkça tekrarlanmaktadır. Konya Mevlevi dergâhındaki yemekhanelerinde herise (herse) pişiriliyordu. Atina Üniversitesi Halkbilim Sözlü Tarih Arşivi’nden bir alıntıda, Akşehir’in Permata (Bermende)köyünden Kiryaki Mandeloğlu, “herse”yi nasıl hazırladığını şöyle anlatır: “Bir çömleğe et, buğday, tuz ve su koyup fırında, çok ağır ateşte yemeği pişirirdik. Sonra bulamaç oluncaya kadar tahta kaşıkla ezerdik. Üstüne kavrulmuş soğan ve haşhaş yağı veya kızgın yağ döküp yerdik.”
          Herse, Akşehir’de özellikle kışları yapılan ve insanın içini ısıtması için yenen bir yemektir. Kışın bu yemeği yapabilmek için öncelikle yazları hazırlıklar yapılırdı. Herse yapımında kullanılan et için Kurban Bayramı’nda veya adak kurbanların kesilmesi gibi zamanlarda kesilen koyun ve keçilerin kaburga etrafındaki etler kaburga ile birlikte güneşte kurutulurdu. Burada etler önce tuzlanır. Sinek konmaması ve güneşte bozulmaması için bu etler beyaz tülbentlere sarılarak güneşte kurutulurdu ve kışa saklanırdı.
          Hersenin diğer bir ana maddesi olan buğday kırması ise şöyle hazırlanıyordu. Öncelikle herselik buğday ayrılıyordu. Dışarıda rüzgarlı havada savrularak içerisindeki sap, saman ve tozlardan arındırılıyordu. Eğer miktar az ise evlerde elle döndürülen değirmenlerde, fazla ise su değirmenlerinde kırılıyordu. Selçuklu zamanında Akşehir ve köylerinde pek çok değirmen vardı. Eleklerde elenerek herselik buyday yarması ayrılıyordu. Akşehir çevresinde herse de tuz olarak çoğunlukla kaya tuzu kullanılırdı.
          Büyük aileleri bir araya toplamak için herse yenecekse herkesin boş olduğu Pazar günleri seçilirdi. Bunun için Akşehir’de herseler Cumartesi akşamları fırınlara verilirdi.  Herse şöyle hazırlanır:
Tuzla kurutulmuş et, yıkanarak tuzu çıkması için önceden ıslatılır. Yarma ayıklanır, yıkanır..Büyük bakır tencereye veya çömleğe; yarma, kemikli et yerleştirilir. Tuz atılır. Akşamüzeri fırına verilir. Eskiden herse ile birlikte fırına bir miktar odunda verilirdi. Sonraları fırıncıya pişirmek için ücret verilmeye başlandı. Suyunu fırıncı hazırlar. Fırının kendi sıcaklığında sabaha değin fırında kalır. Fırıncı gece belli bir saat de çömlek ve tencereleri kontrol eder. Gerekirse su ilavesi yapar.
Pazar günü kuşluk vakti fırından alınan herse genellikle bölünmeden tencereden sıcak sıcak yenir.
Selçuklu devrinde düğünlerde, bayramlarda ve adak günlerinde baş yemek herse idi. Bu devirde  meydanlarda  Nasreddin Hoca kazanı gibi büyük bakır kazanlar kurulurdu. Herseciler sabahtan akşama kadar süren 6-7 saatlik bir sürede düğün ahalisine yetecek kadar herse hazırlarlardı. Yemek piştikten sonra geleneksel  olan  ''Nare'' çalınarak halka bildirilirdi.  Davulcu tokmağı vurduğunda hersenin piştiği bilinir. Ve herkes herse almaya giderdi. Bazıları herseyi düğün yerinde yerlerdi. Bunun içinbüyük bakır sinilere herse yayılarak ortası çukur yapılıp eritilmiş tereyağıyla dolduruldu. Sonra yerken kaşıkla bir miktar alıp ortadaki çukura bandırarak yenirdi. 
Düğün yemeği olarak hazırlanan hersedeki  et, ‘yeni aile’ kurumunun ‘güçlü ve dayanıklı’ olmak istemini vurgulardı. Yine geleneksel bir tat olan herse, çeşitli nedenlerle zora düşen ve bu durumdan kurtulmak isteyenlerin  bir adak yemeği idi.
Herse Akşehir’de Selçuklulardan günümüze kalan bir geleneksel bir lezzetli yemektir.