9 Mart 2017 Perşembe

OSMANLI FETHETTİĞİNDE ENGİLLİ’DE KİMLER YAŞIYORDU


1466 Tarihli Akşehir Mufassal Defteri kayıtlarına göre;  Akşehir’e bağlı Engilli Köyü 6 Mayıs 1466 tarihinde Makedonya’da yer alan Ohri şehrinde oturan Bosna kapıkulu askerleri komutanı Şahin’in mülkü idi. Ohri 1395 yılında Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına katılmıştı. Bu kayıtta köyün vergisini toplama görevi Acemî Yusuf yani İranlı Yusuf’a verilmişti.
1466 yılı kayıtlarına göre Engilli Köyü’nde yaşayan ailelerin reisleri şunlardı:
1- Hıdır oğlu Oğul Beyi: Tarımda koşum gücü için tek bir öküze sahip olunan toprakları vardı ve yarı çiftçi vergisi veriyordu. Ayrıca köyde arıcılık yapmakta idi.
2-Bu Oğul Beyi’nin oğlu Hıdır Balı:  Köyde hiç toprağı yoktu. Arıcılıktan bal satarak geçimini sağlıyordu.
3-Gül Beyi oğlu Sadeddin:  Tarımda koşum gücü için tek bir öküze sahip olunan toprakları vardı ve yarı çiftçi vergisi veriyordu. Yani yaklaşık 18 akçe vergi ödüyordu. Babası gül yetiştirerek geçimini sağlıyordu.
4- Hoca oğlu Dağ Beyi: Ailesinin tarımda koşum gücü için tek bir öküze sahip olunan toprakları vardı ve yarı çiftçi vergisi veriyordu. Yani yaklaşık 18 akçe vergi ödüyordu.
5- Bu Dağ Beyi’nin oğlu Hoca: Toprak sahibi olan babasının yanında yaşarken henüz evlenmemişti.
 6- Diğer bir oğlu Hacı İbrahim: Dağ Beyi’nin oğlu olan Hacı İbrahim diğer kardeşi gibi bu tarihte evlenmemişti.
7- Çandır Yusuf:  Ailesinin tarımda koşum gücü için tek bir öküze sahip olunan toprakları vardı ve yarı çiftçi vergisi veriyordu. Keçe işleri yaparak geçimini sağlıyordu.
8- Kani Osman:  Ailesinin tarımda koşum gücü için tek bir öküze sahip olunan toprakları vardı ve yarı çiftçi vergisi veriyordu. Hayat karşısında kanaatkâr bir insandı.
9- Balaban oğlu Ali:  Ailesinin tarımda koşum gücü için tek bir öküze sahip olunan toprakları vardı ve yarı çiftçi vergisi veriyordu. Köyde yırtıcı kuşlar besliyorlardı.
 10-Şahin oğlu Nebi: Toprak sahibi olan babasının yanında yaşarken evlenmişti. Hiç toprağı yoktu.
11-. Hüseyin oğlu Mustafa:  Ailesinin tarımda koşum gücü için tek bir öküze sahip olunan toprakları vardı ve yarı çiftçi vergisi veriyordu.
12-Bu Mustafa’nın kardeşi Ahmet: Toprak sahibi olan babasının yanında yaşarken evlenmişti ve Bennak denilen vergiyi ödemekte idi.
13- Mustafa oğlu Sevindik: Ailesinin tarımda koşum gücü için tek bir öküze sahip olunan toprakları vardı ve yarı çiftçi vergisi veriyordu.
14- Halil oğlu Durmuş: Toprak sahibi olan babasının yanında yaşarken evlenmişti ve Bennak denilen vergiyi ödemekte idi
 15-Bu Durmuş’un oğlu Yakup: Toprak sahibi olan babasının yanında yaşıyor ve henüz evlenmemişti..
16-Bir diğer oğlu Hacı Mahmut: Bu tarihte toprak sahibi olan babasının yanında yaşıyor ve henüz evlenmemişti.
17- Minnet oğlu Mustafa: Ailesinin tarımda koşum gücü için tek bir öküze sahip olunan toprakları vardı ve yarı çiftçi vergisi veriyordu
18- Bu Mustafa’nın kardeşi Hacı: Toprak sahibi olan babasının yanında yaşarken o  tarihte henüz evlenmemişti.
19-Hamza oğlu Ali Paşa: Toprak sahibi olan babasının yanında yaşarken o tarihte henüz evlenmemişti.
20- Ali oğlu Yahya: Ailesinin tarımda koşum gücü için tek bir öküze sahip olunan toprakları vardı ve yarı çiftçi vergisi veriyordu
21- Bu Yahya’nın oğlu Halil: Toprak sahibi olan babasının yanında yaşıyor ve henüz evlenmemişti..
22- Bu Yahya’nın  diğer oğlu Hacı: Toprak sahibi olan babasının yanında yaşıyor ve henüz evlenmemişti..
 23-Mısri oğlu İvaz: Ailesinin tarımda koşum gücü için tek bir öküze sahip olunan toprakları vardı ve yarı çiftçi vergisi veriyordu. Mısır’dan Anadolu topraklarına göç etmiş bir Arap aileydi
24- Bu İvaz’ın oğlu Yusuf: Toprak sahibi olan babasının yanında yaşıyor ve henüz evlenmemişti..
25-Hamza oğlu Aykud: Toprak sahibi olan babasının yanında yaşıyor ve henüz evlenmemişti.
26-Cüllah: Toprak sahibi olan babasının yanında yaşarken evlenmişti ve Bennak denilen vergiyi ödemekte idi. Dokumacılık yaparak geçimini sağladığı için adı unutulmuş ve yaptığı işle çağırılmaya başlanmıştır.
27 Mustafa oğlu Oruç: Toprak sahibi olan babasının yanında yaşarken evlenmişti ve Bennak denilen vergiyi ödemekte idi.
28-Durmuş oğlu Hacı Bayram: Toprak sahibi olan babasının yanında yaşarken evlenmişti ve Bennak denilen vergiyi ödemekte idi. Kutsal topraklara giderek hacı olmuştu.
29- Çond oğlu Bayram: Ailesinin tarımda koşum gücü için tek bir öküze sahip olunan toprakları vardı ve yarı çiftçi vergisi veriyordu.
30-: Hacı oğlu Mahmud: Bu kişi en az bir çiftlik genişliğindeki toprağı ekip biçerek yılda bir kez toprak vergisi vermekte idi.
31-Kabak Mustafa: Toprak sahibi olan babasının yanında yaşarken evlenmişti ve Bennak denilen vergiyi ödemekte idi. Babasının tarlasında kabak yetiştiriyordu.
32-Mehmet Fakih: Engilli köyünün imamı idi. Köyde hiç toprağı yoktu ve Bennak denilen vergiyi ödemekte idi. Dini konularda kendini yetiştirmiş bir kişi idi.
33-Kara Ali oğlu Teberrük: Toprak sahibi olan babasının yanında yaşarken henüz evlenmemişti  
34-Bu Teberrük’ün kardeşi Cafer: Toprak sahibi olan babasının yanında yaşıyordu ve henüz evlenmemişti.
Toplam 7 haneden yekûn olarak 252 Akçe alınmaktaydı. Toprak sahibi olan babasının yanında yaşarken evlenen ve bennek vergisi veren dokuz kişiden 72 akçe alınmaktaydı.  Köyde babası ile birlikte yaşayan ve bekar olan 12 erkek mevcuttu. 1466 yılında önceden düşünülmeyen masrafları karşılık olmak üzere tevzi defterleri ile 34 kişiden 340 akçe tahsil edildi.
Buğday vergisi olarak 11 müdd (bir müdd, iki avuç dolusuna eşit idi) alınan vergi 440 akçe idi. Engilli Köyünün zirai mahsullerinden 10 müdd’den alınan vergi 250 akçe kadardı. Köyün bağlarından 500 akçe vergi alınıyordu. Köyde var olan bostan bahçelerinin sahipleri 45 akçe vergi veriyorlardı. Osmanlılarda emir, vezir gibi rütbe sahiplerinin elde ettikleri toprak ürünlerinden alınan ek vergi olarak 2,5 müdd karşılığında 100 akçe veriyorlardı. Ayrıca zirai mahsullerinden 2,5 müdd karşılığında 62,5 akçe alıyorlardı.
 Engilli köyünde 1466 tarihinde üç değirmen bulunmaktaydı. Bunlardan iki buçuğu köyün tımar sahiplerine ait idi. Sadece bir değirmenin yarısı kararlaştırılmış vakıflardan olan Seydi Mahmut Tekkesi vakfına ait idi. Bu değirmenlerden tımar sahipleri 2,5 müdd karşılığında 80 akçe ve yine 2,5 müdd karşılığında 61,5 akçe öşr vergisi alıyorlardı. Vakfın payı ise 0,5 müdd karşılığında 32,5 akçe idi.
             
Bütün bunlar toplandığında yekun olarak 2155 akçe tutmaktaydı.  Yapılan hesap sonucu kalan 170 akçe idi.
Kaynaklar: 1-Osmanlıca- Türkçe sözlük,
2- Erdoğru, Mehmet Akif (2015) 1466 tarihli Akşehir Mufassal Defteri (Metin ve İnceleme)  Ankara: Türk Tarih Kurumu.



14 Şubat 2017 Salı

BALTACI RUSYA’YA GİDERKEN YANINDA AKŞEHİRLİLER VARDI


    Rusların düşmanca davranışları üzerine Sadrazam Baltacı Mehmet Paşa serdarlığında yapılan sefere Akşehirliler de katılmıştı.
            Bütün Hristiyanların koruyucusu oldu­ğunu ileri süren çar Petro Rus ve Rum halklarının kralı unvanını almış, para gön­dererek  Balkanlardaki  Hristiyanları ayak­landırma teşebbüslerine girişmişti. Rus ça­rının bu faaliyeti sonucu olarak Karadağ’­da bir isyan patlak verdi. Rusların Osmanlı devleti aleyhine giriştikleri ça­lışmalar Eflak ve Boğdan voyvodaları­nın da gizlice onlarla birleşmesini sağladı. Aynı şekilde Sırbistan ve Arnavutluk’taki Hristiyan halk da Osmanlı devleti aleyhine döndü. Çar Petro’nun faaliyetlerini yakın­dan takip eden Osmanlı devleti,  İşveç Kralı Karl XII’nin geri verilmesi hakkında ültimatom alınca durumun ciddiliğini kavradı.
            1710′da Padişah lll. Ahmed’in de hazır bulunduğu bir toplantıda daha fazla zaman kaybedilirse Rusların saldırısına uğrama ihtimalinin olduğu belirtildi. Barış taraftarı olan padişah bu durumdan sonra savaşa karar verdi.
             8 Şubat 1711 tarihinde eyaletlere savaş hazırlığına başlamaları emredilerek ordunun  Hızır günü yani 6 Mayıs 1711’de Edirne’de toplanacağı bil­dirildi. Bu arada Akşehir Sancak Beyi olan Kurt Mehmet Paşa’ya da Ordu’yu Hümayuna katılmalarını bildiren kesin hükümler geldi. Kısa zamanda sefer hazırlıklarına başlayan Kurt Mehmet Paşa, Akşehirli tımarlı sipahileri ve diğer askerleri topladı ve uzun bir sefere gidecekleri için yoğun bir hazırlık yapılmasını istedi.
            Yaklaşık bir aylık bir hazırlık dönemi sonunda baharın gelmesiyle yollar açılmıştı ve Nisan ayı başlarında Kurt Mehmet Paşa komutası altında Akşehirli askerler İstanbul’a doğru yola çıktılar.
            6 Mayıs 1711 tarihinde Çarşamba günü Akşehir Sancak Beyi Kurt Mehmet Paşa önderliğindeki Akşehirli askerler Kağıthane ile Eyüp arasında uygun bir yerde padişahın önünde bir geçit resmi yaptılar. Bu geçit törenini çok beğenen Padişah lll.Ahmet, Kurt Mehmet Paşa’ya rütbesine göre hi’latler giydirdi. Bir an önce Ordu’yu hümayuna gitmelerini sağlamak üzere yanlarına mübaşirler katıldı. Askerler Edirne’ye doğru yola çıktılar.
            Sadrazam Baltacı Mehmet Paşa komutasında yaklaşık 120 bin kişilik ordu Edirne’de toplandı. Baltacı Mehmet Paşa, 120.000 kişilik bir orduyla Tuna'yı geçerek Eflak'a girerken, Osmanlı donanması da Karadeniz'e açıldı. Osmanlı kuvvetleri, Kırım Ordusunun da desteği ile Rus birliklerini Prut Nehri kıyısında Stanileşti kasabası yakınında çember içine aldılar. O an için kurtuluş imkânı bulunmayan Rus Çarı Petro, Moskova'ya bir mektup yazarak durumun zorluğunu ve ümitsizliğini anlattı. Çariçe I. Katerina araya girerek Osmanlı Devleti'ne barış teklifinde bulundu. Hem Kırım Hanı, hem de İsveç Kralı saldırıya geçilip Rus ordusunun yok edilmesini savunuyorlardı. Ancak Baltacı Mehmed Paşa, Deli Petro'nun ordusunun etrafını sarmışken, isyan belirtileri gösteren Yeniçerilere güvenmemesi nedeniyle barışı kabul etmiştir.
             22 Temmuz 1711'de taraflar arasında bir antlaşma yapılmıştır. Antlaşmanın imzalanmasından Sultan III. Ahmed de memnun olmuştu. Ancak ordusunu muhasaradan kurtaran Çar I. Petro'nun, vaatlerini yerine getirmemesi, sadrazama karşı İstanbul'da bir muhalefet grubunun oluşmasına yol açtı.
            Baltacı ile Katerina arasında ne tür bir ilişki kurulduğuna dair zaman içinde geniş kapsamlı söylentiler, tartışmalar ve literatür oluşmuştur. Ancak bilimsel anlamda yapılan araştırmaların, Prut Savaşı sırasında Baltacı ile Katerina arasında bir buluşmanın gerçekleşmediğini ortaya koyduğu söylenmektedir.
             Ordu ile Sadrazam Baltacı Mehmet Paşa Eylül'de Edirne'ye geldi. 20 Kasım 1711'de III. Ahmet'in emriyle sadrazamlıktan azledildi. Sadrazamlıktan azledilmesinden sonra Baltacı Mehmet Paşa kalebentlikle Midilli adasına sürüldü. Ardından Temmuz 1712'de Limni adasına sürgüne gönderildi. Eylül 1712'de Limni adasında vefat etmiştir. 
            Akşehir Sancak Beyi Kurt Mehmet Paşa sefer sonrası görevden alınmıştı.  Yanındaki bir kısım Akşehirli asker geri döndü. Boşta kalan Kurt Mehmet Paşa’ya 16 Aralık 1713 tarihinde Akşehir sancağı tekrar verildi. Fakat 6 Nisan 1714 tarihinde Bozoklu Mehmed Paşa, Akşehir Sancak beyliğine atandı ve Paşa’nın Akşehir’deki görevi sona ermiş oldu.
Kaynaklar:
1-Silahdar Fındıklılı Mehmet Ağa (1969) Nusretname . Milli Eğitim Basımevi İstanbul.
2-Mehmet Süreyya Sicill-i Osmani. Tarih Vakfı Yayınları.



24 Aralık 2016 Cumartesi

Evliya Çelebi’ye Göre: NASREDDİN HOCA VE AKŞEHİR’DEKİ TÜRBESİ


            Evliya Çelebi tarafından yazılan Seyahatname’de Nasreddin Hoca ve Akşehir’deki türbesi hakkında şu bilgiler verilmektedir:
            “Evvela şehrin kıble tarafı dışındaki mezarlık· içinde din ve dünya uleması, kaf-ı yakin simurgu Mevlana Hazret-i Şeyh Hoca Nasreddin: İlk çıkışları yine bu Akşehir'dendir. Gazi Hüdavendigar’a yetişip Yıldırım Bayezid Han zamanında gelişmiş engin erdem sahibi olup hazır-cevap, keşif ve keramet sahibi ulu sultan idi. Timur ile hem-meclis olmuştur. Timur sohbetlerinden hoşlanıp mübarek hatırları için bu Akşehir'i muaf tutup yağmalayıp yakıp yıkmamıştır. Bütün insanların dilinde Nasreddin Hoca öğütleri ve latifeleri atasözü gibi yaygındır. Bunlardan biri,
            Bir gün Timur, Hoca ile hamama girip birer peştamal ile yıkanırken konuşma sırasında Timur,
            "Hoca! Şimdi bencileyin cihangir şanlı padişahın satılması gerekse beni niçeye (ne kadara) alırdın? der. Hoca,
            "Kırk akçeye ancak alırdım" der. Timur,
            "Be hey hoca! Benim futam (peştamalım) kırk akçe eder" der.
Hoca,
            "Ya, ben de kırk akçeye futayı alırım, yoksa sen bir Moğol taifesinden bir yaralı topal herifsin, hille mankırıyla bir mankır etmezsin" der. Hazır-cevap olduğundan nursuz Timur hoşlanıp bol bol bağışlarda bulunur.
            Bunun gibi nice yüz bin karışık, tatlı latifeleri vardır ki dillerde destandır. Yıldırım Han ölümünden sonra Çelebi Sultan Mehmed zamanında vefat edip bu Akşehir dışında bir kubbe ve türbesi belli mahalde gömülüdür ve dört tarafı parmaklık ile çevrilmiştir.
            Hakirin başından geçenler: Gece yarısı göç boruları çalınıp bütün ağırlıklar giderken hakir de hizmetçilerimi gönderdim. Bir kölemle gece yarısı şehirden dışarı çıktım. Hatırıma geldi ki,
            "Her kim Hoca Nasreddin'i ziyaret ederse latifelerinden bazı şeyleri· hatıra gelip elbette güler" diye hatırıma geldi.
            "Aya gerçek mi?" diye anayolun sol tarafında mezarlığa sapıp doğru mübarek kabrine at ile varınca bir kere,
            "Es-selamü aleyküm ey kabir ehli!" dedim. Hemen Hoca Nasreddin Türbesi içinden,
            "Ve aleykümselam ey himmetli can" deyince altımdan atım "foh" diye ürktü, iki ayak üzere kalkıp fırlayarak mezarlık içinde şahlandı. Güç ile zabt ederken onun bir ayağı bir kabre girdi. Hakir az kalıp kabir azabı çeke yazdım. Hemen yine Hoca Türbesi'nden,
            "Ağa sadakanızı verin de güle güle gidin, beri gelin beri" diye haykırdı. Meğer türbedar imiş.
            "Bre herif ben kabir ehline selam verdim. Sen dübür ehli iken niçin selam aldın" diye birkaç akçe sadaka verip,
            "Var yardımcın Allah ola!" diye dua etti. Gerçekten de bu duruma güle güle,”
         Evliya Çelebi de Hoca’yı görüldüğü gibi Timur ile çağdaş olarak gösteriyor. Ancak yapılan son incelemeler Evliya Çelebi’nin bu konuda hataya düştüğünü ortaya çıkartmıştır. Timur’u hamamda futası ile kıyaslayıp, paha biçen Nasreddin Hoca değil, “Ahmedî” mahlasını kullanan ve Beyazıt’ın şehzadelerinden Emir Süleyman’a İskendername yazmış, (1405), bir süre Timur’un yanında da bulunmuş şair İbrahim İbni Hızır Bey’dir. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman zamanında yaşamış Lâmii Çelebi (1472-1532) “Letaif adlı eserinde sözünü ettiğimiz fıkranın Timur ile Ahmedî arasında geçtiğini belirtmiştir.
          Kaynaklar: Evliya Çelebi Seyahatnamesi 3. Cilt 1. Kitap sayfa no 18 YKY yayınları

            Erdoğan Tokmakçıoğlu, Bütün Yönleriyle Nasreddin Hoca 1991

26 Kasım 2016 Cumartesi

TARIK BUĞRA’NIN HİKÂYELERİNDE “AKŞEHİR”


            Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının tanınmış yazarlarından Tarık Buğra, 1969 yılında yayınladığı “Hikâyeler” adlı eserinde “kasabam” dediği Akşehir’i pek çok öyküsünün arka planında kullanmıştır.  Bu yazımızda çok güzel benzetmelerin kullanılarak anlatıldığı Akşehir’le ilgili kısımlardan bir demet sunuyoruz.
Roman, hikâye, oyun ve fıkra yazarı Buğra,  “Ömer” adlı öyküsünde Akşehir’de sabahı şöyle anlatıyor:
“Sonbahara doğru kasabamızın sabahları pek, pek güzelleşir. Güneş, daha, ta uzaklarda, ovanın doğu sınırını pembe bir şerit gibi çizen Emir dağlarını aşmadan uyanırız. Kasabanın omuzunda yükselen dağlar hafifçe morarmıştır ve gökyüzü gümüş rengindedir. Yüzümü yıkamak için bahçedeki çeşmeye gittiğim zaman, göğsüm genişler, güçlenirim.
…Sabah serindir, sabah sessizdir, sabah dinçtir, Allah’a ve ümide yakındır. Bana yakındır! Gökyüzü berrak maviliğini bulmak üzeredir. Kuşlar yukarı doğru küme küme tabakalanırlar. Derken topçuların bahçesindeki kavak ağaçları ve Ulucaminin minareleri de yaldızlanır.”
Aynı öyküde yazar Akşehir’de bir yaz ikindisini şöyle tarif ediyor:
“..Güneş Çobankayanın ardına çekilmiş ve ikindi, her yaz ikindisi gibi, bunaltıcı günden sonra kasabamıza bir müjde halinde gelmişti: artık Tekke deresinin o serin rüzgarı esiyordu.”
Tarık Buğra, “Hayat Böyledir İşte” hikâyesinde Akşehir Tren İstasyonunu şöyle anlatmaktadır:
            “Tren o istasyonda bir dakika duruyordu. Frenlerin gıcırtısı kesilmeden pencereyi açtım: ilerideki vagonlardan birisine heybeli ve sepetli bir köylü bindi. Onun köyü birkaç kilometre ilerideki tepenin artında olmalıydı. Lokomotifin yanında duran lacivert elbiseli memur, su buharları içinde, rüyada gibi görünüyordu.  İstasyonda ne başka bir insan, ne de bir eşya vardı. Bir yaz ikindisi orada oturmak, uzakları ve uzaktakileri düşünmek hoş olmalıydı. Düdük öttü. İleride katar şefine selam duran istasyon memuru, lokomotifin salıverdiği su buharları içinde büsbütün hayalleşti. Tren ağır ağır yürüdü. Tek katlı uzun istasyon binası bize doğru ilerledi. Evvela açık duran bir kapı; içeride masa, manipleler, şeritler, bir soba... Ve sonra ince mor tel örgülü bir pencere ve bir pencere daha ve sen…”
Kendi deyişi ile meşhur hikâyeci “Kardan Adam” hikâyesinde Akşehir’in meşhur çınarlarından birini şöyle anlatıyor:
“Bir Pazar günü. Dışarıda lâpâ lâpâ kar yağıyor. Pencerenin önünde, çıplak dalları takır takır, kocaman bir çınar var: Meşhur hikâyecinin gönlü yapraklarını dökmüş ağaçlara bir türlü ısınamıyor. Ona göre, yapraksız bir ağaç bir ağaç ölüsüdür, yere kakılıvermiş dallı budaklı bir odundur. Hâlbuki yeşil ağaçların; “nefes alıp nefes veriyorum, yaşıyorum, sevebilirim!” diye şarkı söyleyen bir hali vardır. “Sev beni !” der gibi, kızlar gibi.”
Tarık Buğra, “Bacanak” adlı hikâyesinde Akşehir’in Çakıllar Köyü’nde yaşayan ve kurnaz olanın saf olanı aldattığı iki bacanağın arasında yaşananları anlatıyor. Hikâyede yer yer “Hadi bakayım kara yiğen, diyiver diyeceğini” gibi Akşehir ağızına da yer verilmiştir.  Bu hikâyede Çakıllar Köyü;
“Çakıllar, nah işte böyle avuç içi kadar bir köydür ve insan üstüne oturmak isterse bunun gibi daha bin tane kaya bulur, adam başına bir kaya bulur: Çakılların toprağı bu kayalarla, Venüs gerdanlığı takmış bir sineye benzer. Karatepe’nin meyli şoseye kadar sürer ve ancak oradan sonra toprak munisleşir, genişler, dost olur, toprak olur. Şoseden sonrası, mor kayalıkların dibinde hep öyle duran Çakılların, bu altı gövermiş veremli gözün, artık idrak edilemeyen ebedi rüyasıdır.” şeklinde anlatılır.
 Bu öyküsünde yazar, Akşehir ovasına akşamın gelişi şöyle betimler:
“Güneş neredeyse Karatepenin artına kayıverecekti ve ışıklar insanın gözünü yormuyordu. Arkalarında ova sarı yaldıza bulanmış ve günün içindeki en güzel halini almıştı. Karşılarında ise mor ve biraz vahşi dağlar yükseliyordu.  …Akşam rüzgârları karşıdan esiyordu.  …Güneş tamamen çekilmişti. Gökyüzü artık lacivertti. Tâ karşıda ufku bir şerit gibi çizen Emir dağlarının üstünde, o her akşamın şaşmaz yıldızı, yıldızların en güzeli belirmişti. Şosenin ötesi, ova, mesut ninnisini mırıldanmaya hazırlanıyordu.”
Yazar Buğra “Şehir Kulübünde” adlı öyküsünde Akşehirli bir esnafı şöyle betimler
“Hayattan memnundurlar ve Allah’a günde beş vakit şükreder. Çünkü dağsal köylerden ilçeye yağ olsun, peynir olsun gelir. Eylül ortası dedi mi, buğday yüklü kağnılar ovanın gölgesiz genişliğinde ilçenin zahire tacirleri için türkü söyler. Buna karşılık esnaf bu toz renkli köylülere çarık satar, yemeni satar, üstü kız resimli tabaka, yeşil teneke kaplı cep aynası, kemik saplı bıçak satar, hacı yağları, kekik yağları, koşum takımları ve yüz gram kahve, iki yüz elli gram toz şekeri satar.”
Bu öyküde yazar, şehirde üst düzey devlet memurlarının akşamları gitmesi için eski kaymakam ve doktor tarafından bir şehir kulübü kurduğunu fakat başta doktor olmak üzere briç ve poker oynayanların ve içki içenlerin gecenin geç saatlerine kalmasının psikolojik ve ailesel etkilerini anlatıyor.
Bu arada büyük yazar “Buhran” hikâyesinde Pervasız’a şöyle dokunup geçiyor:
“Ne pervasız hali var değil mi? Pervasız, fakat başı dik…..”



AKŞEHİRDE YOK OLAN BİR SELÇUKLU ESERİ: ŞEYH MUİNU’D-DİN ZAVİYESİ

Türkiye Selçukluları devrinde Akşehir’de kurulan Şeyh Muinu’d-din Zaviyesinden günümüze birkaç vakıf kaydından başka hiçbir şey kalmamıştır. Anadolu topraklarında Müslümanlığın ve Türklüğün mührü olan bu zaviyeleri bilmemiz gerektiğine inanıyoruz. Bu amaçla çalışmalarımıza yön verdik.
Şeyh Muinu’d-din Zaviyesi, Akşehir’in Kileci Mahallesinde kurulmuştu. Kurucusu  Şeyh Muineddin’dir. Şeyh, kendisine bağlı insanları tarikat kuralları içinde yetiştiren bir eğitimcidir. Muineddin ise din yayılmasına ve öğretilmesine yardımcı olan kişidir.  Selçuklular devrinde Muinuddin insanların ön ad yerine kullandığı bir lakaptı. Muinuddin ön adı aynı zamanda zaviye kurucusunun İran’dan göçerek geldiğinin bir göstergesidir.
Şeyh Muinuddin yaptırdığı zaviyesinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere “Şeyh Muinu’d-din Zaviyesi Vakfı”nı kurmuştu. Bu vakfın gelirlerinin üçte biri ile Şeyhlik makamının masrafları karşılanırken üçte ikisi ile konukların yemek masrafları karşılanıyordu.
Akşehir Karamanoğulları hâkimiyetinde iken kayıtlara göre Şeyh Muinu’d-din Zaviyesi gelirleri Kileci Mescidi Mahallesi Kethüdası Hacı Ali’nin tasarrufunda idi. Kethüda Hacı Ali imam ile birlikte mahallenin tüm işlerinden sorumluydu. Karamanoğlu Sultanı İbrahim Bey, “Şeyh Muinu’d-din Zaviyesi Vakfı’nın mutasarrıfı olduğuna dair Hacı Ali’nin oğlu Yusuf’a bir mektup vermişti. Akşehir, Osmanlı hâkimiyetine girince bu mektup esas alınıp 1476 yılında düzenlenen vakıf kaydına göre, vakfın gelirleri; Bu zaviyeye bitişik bahçe, Atsız köyünde yer, Akşehir deresinde değirmen, şehir sınırında yer ve Mukbil mahallesinde ev kirası olmak üzere zaviyenin geliri 348 akçe idi.
1483 yılı vakıf kaydında ise eski defterde Hacı Ali oğlu Yusuf’un tasarrufunda olduğu yazılı iken kardeşi Piri tarafından tamir ettirilirken önemsiz işleri geciktirdiği için üzerinden kayıt alındı. Eski Divane Seyyid’e verildi,  fakat bina harap oldu. Çoğunluğun şahadetiyle tekrar yukarıda adı geçen Piri’ye olamayacak nedenlerle yazıldı. Bu tarihte vakfın gelirleri:
“Yukarıda adı geçen zaviyenin bahçesine bitişik fakat ekime elverişli olan arazi senelik 40,
Maslahat mahallesindeki bir evin arazisi,
Eve alınıp ücret verilen sudan başka ev suyunun verildiği Akşehir Su’yu ile çalışan değirmen sene 24
Şehir sınırındaki arazi senelik 40,
Atsuz Köyünün sınırındaki arazi senelik 20
Yekün: 120 akçe geliri vardı.
            1500 tarihinde zaviyenin mutasarrıfı Hacı Ali’nin oğlu Piri idi ve bu tarihteki geliri 127 akçe idi. Şeyh Muinuddin Zaviyesinin geliri 1524’te 124 akçe idi. 1535 yılı kaydına göre ise:
“Şeyh Muineddin Zaviyesi Vakfı
Bademli denilen yerdeki bahçe arazisi, 1 parça senelik 20
Şehir sınırında olan Kozağaç yakınlarındaki arazi senelik .140
Harap vaziyetteki değirmenin arazisi,
Şehir sınırındaki kiralık yer senelik:300
İshak ve Hacı Paşa evlerinin arazileri: 20
Sevindik’in evinin arazisi:6
Yekün: 460
Şeyhlik makamının masrafları üçte bir 140
Misafirlerin yemek ücretleri üçte iki 280”
             Şeklinde kayıt vardır.  Bu vakfın geliri 1584’te ise azalarak 164 akçe olarak kaydedilmiştir.
            Dini eğitimlerin yanı sıra gelen konuklarını üç gün ağırlayan ve bedava yemek veren bu zaviye zamanla Akşehir’deki görevini tamamlayarak tarihteki yerini almıştır.


23 Kasım 2016 Çarşamba

MEŞHUR ÖKESLİ HOCA: HACI ALİ EFENDİ

Değerli alimlerden bir zat olup Akşehir’in Ökes (Yaylabelen) köyünde doğmuştur. Hacı Ali Efendi, İmam Birgivi soyundan ve Konya’nın Sille nahiyesinden olup babası imamlık için Ökes köyüne gelen Ömer Osman’dır.
Ökesli Hoca, ilk eğitimini babasından almıştır.  Hafızlığını babasının yanında tamamlamıştır. Daha iyi yetişmesi için babası tarafından Şarki Karaağaçta müderris olan Hacı Süleyman efendiye teslim etmiştir. Hacı Süleyman Efendi’nin vefatından sonra Şarki Karaağaç Müftüsü meşhur alim Rüşdî Ahmed Efendi (Karaağacî)’ye talebe oldu ve ondan icazet (diploma) aldı.
 Bazı kaynaklarda adı Hacı Ali Rıza Efendi olarak geçen Ökesli Hoca, daha sonra Kayseri’ye giderek üç yıl süren yükseköğretimini tamamlamış ve Akşehir Ökes köyüne dönerek medresesini açmıştır. Medresede ilmi faaliyetler devam ederken ünü bölgeye yayılmış ve camilerde verdiği vaazlar Akşehir halkının dikkatini çekmişti. Hacı Ali Efendi zamanla halkın ilgi ve sevgisini kazanmış Akşehir Müftüsünün çok yaşlanması üzerine müftünün de onayı alınarak Akşehir müftülüğüne getirilmiştir.
Akşehir’e müftü olarak gelen Hacı Ali Efendi şimdi Kızılay Aşevi’inin olduğu yere medresesini açmış ve eğitime devam etmiştir. Meşhur talebelerinden biri Konya’dan Gevreklili Hacı Abdülkadir Efendi (1831-1904) idi.  Yaptığı ilmi çalışmalar o devirde Konya Valisi’nin dikkatini çekmiş ve Konya’ya çağrılarak onurlandırılmıştır.
Ökesli Hoca yazdığı eserleri alarak İstanbul’a gider ve Şeyhülislam ile görüşür. Şeyhülislam, Padişah Abdülaziz ile bir görüşme ayarlar. Padişah ile görüşen Ökesli Hoca Padişah’tan büyük bir hüsnükabul görür.   Eserlerini basmak için Padişah bütün masraflarını karşılayacağını söyler, kitaplar basılır ve develerle Akşehir’e gönderilir.
Hacı Ali Efendi, sofrasında misafir bulundurmayı severdi. Bunun için her yemekte en az üç sofra hazırlanırdı. Yedirip içirmesi bol idi. O nedenle Akşehir çevresinde “Ökes’te davetin mi var?” sözü o devirden beri söylenegelmektedir.
Ökesli Hoca, 1869 yılında 83 yaşında iken Akşehir’de vefat etti ve kabri Nasreddin Hoca mezarlığındadır.
Hacı Ali Efendi’nin eserlerinin çoğu basılmıştır ve eserleri şunlardır:
1-Muhtasar Düsûkî: Tam adı “El Haşiye Ala Muhtasar  es-Saad-ı Muhtasar ed-Düşüki ala Muttasar el-maani” dir. Bir cilt 24cm boyundadır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanesinde bir adet vardır.
2- Şerhu Kaside-i îsna Aşeriye: 1864 yılında basılan bu kitap on iki imama yazılan bir övgü şiirine konulan şerhtir. İstanbul’da basılmıştır.
3- Telhisul Esasi — Bina Şerhi: Hicri 1306 yılında İstanbul’da Matbaa-i Amire’de basıldı. Arapça dil öğretimini kapsamaktadır. ilk baskısı 1856 yılında yapılmıştır.
4- Şerhu Ebyati'l-Kâfiyeti ve'l-Câmi: Her konuda hadislerin yer aldığı kafiyeli beyitlere yazılan şerhtir.
5- Kıyasiyyetü'l-Fenari: Osmanlı’nın ilk Şeyhülislamı olan Molla Fenari’ye yapılan bir kıyaslamadır.
6- Şerhu Risaleti'l-Vaziyyeti'l-Adudiye: Felsefi konularda yazılan bu risaleye bir şerh yazmıştır.
7- Şerhu Adabi'l-Birgivi: Birgivi’nin münazara adabına dair küçük bir eserine yazılan şerhtir
8- Kaside-i Lâmiye Mine’l Kelam: Lam harfi ile sona eren kelam üzerine olan övgü şiirleridir.
9- Şerhu Risale-i Taşköprü minel Âdap: Taşköprülüzade’nin Adap üzerine yazılmış risalesine ait bir şerhtir.
Not: Şerh: bir kitaba açıklama, yorumlama yapmaktır.


16 Nisan 2016 Cumartesi

MARUF’TA ŞEYH HACI İBRAHİM VELİ ÇİFTLİĞİNDE YAŞAYANLAR


1466 Yılında Akşehir’e bağlı Maruf (Alanyurt) Köyü 89 haneden oluşan büyük bir köydü. Bu köyün yöneticileri yani vergi toplayanları İvaz Altun ve Ağa Zade idi. Hacı İbrahim Veli Sultan Tekkesinin kurulu olduğu bu köyde birden fazla imam mevcuttu.  Bu imamlar Ramazanlarda büyük bir olasılıkla köylere gidiyorlardı. İmamların yanı sıra köyde pek çok derviş vardı.
Şeyh Hacı İbrahim Veli Sultan Tekkesi’ne ait o devirde iki hassa çiftliği vardı. Hassa çiftlik,  dervişlerin gereksinmelerini karşılayan gerekli ürünü doğrudan elde edebilmesi için kendi araçlarıyla işleyebileceği büyüklükte bir çiftlikti. Bu çiftlikleri dervişler ekerlerdi. O devirde çiftlikleri eken dervişler şunlardı:
1)Hacı Ommar: Hac zamanı Kabe’yi tavaf edip hacı olmuş büyük bir derviş idi.
2) Mehmed Oğlu Baba Ali: Anadolu’da yaygın olan Babai tarikatına mensup iken Hacı İbrahim Veli Sultan tekkesine sığınmış bir derviş idi.
3)İbrahim oğlu Halil: Hacı İbrahim Veli Sultan torunlarından biri olan Halil, Hacı İbrahim’in oğullarından biri idi.
4) Kırşehir’li oğlu Hasan: Kırşehir’den Akşehir’e göç ederek tekkeye yerleşmiş dervişlerden biri de Hasan idi.
5)Abdullah oğlu Doğan: Kayıtlarda genellikle başka dinlerden Müslümanlığa geçen kişilerin babaları Allahın kulu anlamına gelen Abdullah olarak yazılıyordu. Nitekim bu çiftlikte yaşayan pek çok kişinin babası aynı adı taşıyor…
6)Osman oğlu Bustan: Gençliğinde bahçıvanlık yapmıştı.
7)Abdullah oğlu İzzeddin: Selçuklu devrinde en çok kullanılan isimlerden biri olan İzzeddin isimli bir derviş tekkede yaşıyor ve çiftlikte çalışıyordu.
8)Abdullah oğlu Hüsam: Tımarlı sipahilikten dervişliğe geçen bir kişi idi.
9)Burhan oğlu Ahmet: Çiftlikte çalışan dervişlerinden biri idi.
10) Burhan’ın diğer oğlu Hoşi: Derviş Ahmet’in kardeşlerinden biri idi.
11)Yalcı oğlu İbrahim: Çiftlikteki hayvanları besleyen dervişlerden biri idi.
12)Durmuş oğlu Fakih: Günümüz anlamıyla Hoca diyebileceğimiz bu kişi İslam hukukçusu ve fıkıh ananında uzmandı.
13)İncik Muhammedi: Çiftlikte kasap işlerini yapan dervişlerden biri idi.
14)Aşçı oğlu Maruf: Aşçı Hoca diye meşhur olmuş birisinin oğlu idi. Maruf lakabıyla anılan bu kişi hükümet yetkililerini gezdiren tanınmış birisi idi.
15)Kasım oğlu Memiş: Çiftlikte kendileri için yetecek kadar üretim yapan dervişlerden biri idi.
16)Kasım’ın diğer oğlu Hamza: Kardeşi Derviş Memiş’le birlikte çiftlikte yaşıyordu.
17)Paşa oğlu Küçük: Tımarlı Sipahi kumandanlarının birisinin oğlu olan dervişti.
1460’lı yıllarda Maruf köyünde bulunan Şeyh Hacı İbrahim Veli Sultan Tekkesi’nde yaşayan ve iki ayrı çiftliği işleyen dervişlerin sayısı 17 idi.  Dört müdd (bir müdd iki avuç) buğday için 160 akçe vergi veriliyordu. Dört müdd arpa için 100 akçe vergi alınıyordu. Hayvanları otlağı için kullanılan 160’lık bir alan için 40 akçe vergi veriliyordu. Hayvanlara yem için ekilen ürünlerden 1müdd için 25 akçe vergi alınıyordu. Önceden düşünülmeyen masraflar için kişi başı 10 akçe olmak üzere 170 akçe vergi toplanıyordu.
Osmanlı Devleti Maruf köyünde bulunan ve Şeyh Hacı İbrahim Veli Sultan Tekkesi dervişlerinin ektiği iki çiftlikten 495 akçe vergi alıyordu.
Şeyh Hacı İbrahim Veli Sultan Tekkesi’nin bağlı olduğu vakıf o zamanki kayıtlarda babasının ismi olan Şeyh Hasan Paşa Vakfı şeklinde yazılmıştı. 1466 yılına ait Mufassal Defterine göre: Karye-i Ulu Pınar, Karye-i Yaka Yahsiyan     (Gölçayır), Mezra-yı Karkın, Karye-i Aşağa Yağsıyan (Değermenköy), Karye-i Kara Bulud (Karabulut köyü), Karye-i Fakih, Karye-i Gürnas köylerinin öşür vergileri Şeyh Hasan Paşa Vakfı’na verildiği kayıtlıdır.
Ayrıca Akşehir’e bağlı Karye-i Yat ve Tilki Sarayı’nın gelirleri on iki hisseye bölünmüş ve bunun yedi hissesi Hacı İbrahim bin Şeyh Zaviyesi Vakfı’na veriliyordu.
Kaynaklar: 1-Osmanlıca- Türkçe sözlük,
2- Erdoğru, Mehmet Akif (2015) 1466 tarihli Akşehir Mufassal Defteri (Metin ve İnceleme)  Ankara:Türk Tarih Kurumu.