3 Kasım 2014 Pazartesi

DUALARIM SENİNLE NİHAT AMCA



Akşehir kendini en iyi yazan yazarını kaybetti.
İlk olarak 1990’ların başında Kızılay Melek Girmez sokakta bulunan Pervasız bürosunda karşılaştığım iki sevimli insandan biri idi Nihat AK. (diğeri ise Rahmetli Ahmet Amcamdı).Nihat Amca ile tanışınca çok heyecanlanmıştım. Çünkü yıllardır yazılarını severek okuyordum. Onu gözümde çok büyütmüştüm. Ama gerçektende büyük gazeteciydi.
İlk yazılarımı yazıp yayınlamaya başladığımda sadece isminle yayınlıyordum. Ama Nihat Amca  gel bu köşene bir isim koyalım dedi ve Bilim ve Teknik ismini koydu. İkinci bir köşede kısa kısa notlar yazarken de yine o köşeme Sinyal ismini koydu. Böylece Pervasızdaki köşemin isim babası oldu.
Yazılarımda hep yol gösterici ve yardımcı oldu. Bende hep onu örnek alarak onun gibi yazmaya başladım ama o müthiş bir Akşehir sevdalısıydı. Gönlünde hep Akşehirliler vardı. Bütün yazılarının sonu Akşehir’e çıkıyordu.
Sevgili Nihat Amca, sen bu fani dünyaya veda ederken
Biz senin Akşehir kokan,
Biz senin şiir gibi akıp giden,
Biz senin eleştirirken bile üzmeyen,
Biz senin Fiske’ni ve Sapantaşı’nı
Biz senin Seyir Defteri’ni
Kısacası seni özleyeceğiz.
Sevgili Nihat Amca senin kaleminle sana veda ediyorum.
Rahmet, mağfiret diliyorum Şefaat diliyorum
Dualar yolluyorum
Rahmetli Nihat Amcamızın bütün sevenleri için
Muhteşem ve ilahi tecelliye sunuyorum.
“O’ndan geldik
O’na döneceğiz!




BİR TÜRKÇECİ ŞAİR AKŞEHİR KAYMAKAMI: GALİP ABDÜLHALİM PAŞA


Halkın konuştuğu dilde şiir söylediği için Türk Galip olarak ta bilinen Galip Abdülhalim Paşa aslen Niğdeli olduğunu söylüyor, ama İstanbul'da doğmuş. Doğum yılı belli değildir. Divan kâtipliği, mühürdarlık, kaymakamlık, mutasarrıflık ve defterdarlık gibi çeşitli görevlerde bulundu.
 İlk memuriyetinde maliye mektubu odasına girmiş. Ardından sırası ile, Kaptan-ı Derya Çengeloğlu Tahir Paşa'nın mühürdarlığına ve Tahir Paşa mareşal iken divan katipliğinde bulunmuş. Sonra Marmara Voyvodalığı yapmış. Hatta Galip Paşa, eski başbakan İzzet Paşa'nın divan katipliğine değin yükselmiş. Ulaştırma Bakanı'nın müsteşarı olmuş, sonra Akşehir kaymakamlığı ile bir süre Urfa Viranşehir kaymakamlığı ve Ankara defterdarlığı yaptı. Galip Paşa buraya sığdırılamayacak kadar çok bürokratik kıdem ve sorumluluk almış. En son Tırnova mutasarrıflığında iken görevden alınmış. 10 Eylül 1876'da ölmüş ve Üsküdar mezarlığına gömülmüş.
İşte Galip Paşa, çeşitli coğrafyalarda Anadolu'yu karış karış gezerken toplamış olduğu halktaki yansımaları şiirlerinde dile getirmiş.  Özellikle Kastamonuluların şivesinden çok etkilenmiş ve bu şive ile şiirlerini yazmıştır. Kastamonu ağzıyla yazdığı şiirlerini Mutayebat-ı Türkiye adlı kitapta topladı. Baskı tarihi belli olmayan bu yapıttan, daha sonra bazı şiirler yeni harflerle yayımlandı (1943).  Yakın zamanda Alt-üst yayınlarından çıkan “Mutayebat-ı Türkiyye- Türkçe Eğlencelikler” ilk kez tam metin olarak Osmanlıca’dan Türkçe’ye çevrildi. Paşa, cinsel temalı, komik, zaman zaman hicivlerle örülü 81 gazelini topladığı eseri, dönemin Padişahı Abdülaziz'e ithaf etmiş ve kitabının başında, dönemin padişahı Abdülaziz'e uzun bir övgü düzmeyi uygun görmüş:

"Cihanın şahı merhametli Abdülaziz Han
Süs ve bezek olsun saltanatla adalet tahtına
 O hanlar hanına eylemiş Allah bereket ve ihsan
Oturuşuyla beraber canlılık geldi dünyaya..."
Eser, yazarının ifadesiyle, 'boş vakitleri eğlenceli geçirebilmek' amacıyla yazılmış. Şiirlerin sunuş bölümünde Galip Paşa “kaba Türkçe” ile yazdığını belirterek şöyle diyor: “Şiirlerime Türk usulü garip bir külah giydirerek yeni bir tarzda meydana çıktım ve yine bir destana girdim. Eğlence arasında cüret diliyle yüze çarpılan ayıplardan dolayı ortaya çıkacak günahların affını tanrının uçsuz bucaksız bağışlama denizine salıp gönderiyor acizane bu derme çatma gazelleri gözler önüne koyuyor, saygıdeğer okuyucularımın insaf dolu anlayışlarına sığınıyorum”.
            Neden böyle bir şive ile yazdığını Galip Paşa, kendine özgü alaycılığıyla, bir açıklama getirmiş kitabında: "Adlı sanlı şairler de mazmun üretenlerin latife bahçelerini, uz söz sergileyenlerin seçme yemişlerini yiyip bitirmiş ve arkadan gelen eli boşlara ancak kabuğunu bırakmış olduklarından, artık bu yolda ileri geri söz söylemek duyarlı kişilerin gözünde insaf sınırlarını zorlar görüleceğinden ve bu aciz kulun zaten ortada olan beceriksizliği de buna eklenince onların izinden gitmek yakışık almayacağından ister istemez başka bir yola girilmiştir. Gereğince kaba Türkçe sözler ile Kastamonu vadisinde mazmun sergileme işi allahtan bu zavallı acize verilmiş olduğundan, yaş kuru ne varsa işte dizim ipine dizilen Türkçe şiirler seçkinler derneğinin tuzu olsun diye düzenlenmiş basılmıştır..."
Kaba dil araştırmaları yapanlar “Mutayebat-ı Türkiyye'yi fazlasıyla ilginç bulmakta ve, kaynak kitap düzeyinde görmektedir. Şüphesiz her eser kendi çağı ile ve kendi bağlamıyla birlikte değerlendirilmelidir. Eserin o devirde erkek okuyucular için yazıldığına şüphe yoktur. Bu eserde Himmet ile Keziban, Galip Paşa'nın eğlenceli şiirlerinde yarattığı erkek ve kadın tipleridir. Galip Paşa'nın dizeleri boyunca, Himmet ile Keziban eğleşiyorlar, dövüşüyorlar, anlaşıyorlar, sevişiyorlar. Önce Himmet, Kezibanı gördüğünde:
"Mencülse gelüp Kezibanu Himmet bile gördü
Cinlendü teres ayyu gibi emme böğürdü
Dikdi göğe gaffasunu koppek gibi ürdü
Cinlendü teres ayyu gibi emme böğürdü..." derken Himmet’in, Keziban'ı görür görmez azdığını, ayı gibi böğürdüğünü, kafasını göğe dikip köpek gibi ürüdüğünü anlatıyor. İlerleyen bölümlerde şiirin ana kahramanı Himmet’e "Keziban'ın cilveleri her şeyi unutturuyor:        'Sohulunca bana cifleyle o nazlu gadunum
Ne yapub neşledüğüm kökten unutdum bu zebah' diyor. Üstelik de,
'Gapdun bu gönlümü neceb itdünse ah anuş' diye soracak denli 'şaşkın' bir âşık olduğunu göstermekten çekinmiyor..."
            Şairin dünyasında kadın en fazla yiyeceklere benzetiliyor. Teninin keşten yani peynirden daha ak, kollarının dolma kabak, yanağının elma, dudağının pekmez, bal, pestil olduğu söyleniyor.
“Bak sevdügümün govdesü keşden daha akdur
Kendü yuvalakdu

Gor benlerünü gap gara say ki bi budakdu
Kökden pıtırakdu

Gollarunu şöyle yuduv tolma gabakdu
Çok ganu sıcakdu

Gun yüzlü kömür gozlü gozel dün bana bakdu
Meylim ana akdu”
19. yüzyılda Anadolu'nun birçok yerinde çok çeşitli devlet görevlerinde bulunmuşsa da, gazellerini hem tümüyle "zarafetten yoksun" alanlarına ayırdığı, hem de köylü ağzıyla kaleme aldığı için, anlaşılan o ki pek Osmanlı'dan sayılmamış. Ancak Türk edebiyatında halk ağzını kullanarak yerici nitelikte gazel yazmayı deneyen ilk şairdir.



GAZETEM PERVASIZ


Bir yerel gazetenin 58. yıl ayakta kalabilmesi için öncelikle o gazeteye o yörede yaşayan insanların sahip çıkması, bu gazete benim demesi ile mümkündür. İşte Akşehir’de çıkan Pervasız gazetesine bütün Akşehir’de yaşayanlar gibi bizde:   
“-Benim gazetem bu.” diyerek Pervasız’a sahip çıktık.
Yaklaşık yirmi beş yıl önce yorgun arkın işten çıkınca eve gitmeden önce Akşehir Öğretmenevi’ne giderek gazeteleri okuyup yorgunluğumuzu atıyorduk. Öğretmenevi’de az sayıda bulunan gazeteleri ilk olarak kapma yarışı vardı. Ancak benim böyle bir sorunum yoktu. Çünkü beni orada yerel gazetemiz “Pervasız” gazetesi bekliyordu.
Öğretmenevi’ne girince selamdan sonra ilk sözüm “Benim gazetem nerede?” diye sormaktı. Bazen de “Mehmet Hocam, işte senin gazeten” diyerek Pervasız’ı elime tutuşturuyorlardı. Ben Pervasız’ı  o kadar uzun zaman okuyordum ki arkadaşlarınım
“-Reklamları da ezberledin.” diyerek takılmalarına muhatap oluyordum.
İşte bu şekilde başlayan benim ve Pervasız’ın dostluğu yıllarca Pervasız’ın sadık bir okuyucusu olarak devam etti.
Zaman içerisinde bu gazeteyi kimler çıkarıyor düşüncesi ağır basınca yolum Kızılay Melekgirmez Sokağa düştü. Burada beni iki sevimli ihtiyar karşıladı. Şu an ikisi de rahmetli olan Sevgili Ahmet amcam ve Nihat Ak idi. Bu saatten sonra benim en çok gittiğim mekânlardan biri oldu Pervasız’ın doğum yeri.
Burası benim için yeni bir okuldu. Rahmetli Ahmet Amcamın;
“-Bu mürekkep kokusunu alan buradan ayrılamaz” sözü benim için gerçek oldu. Ben neredeysem Pervasız hep yanımda oldu. Askere bile gittiğimde derhal adresim alındı ve bana “Pervasız” gazetesi günü gününe gönderildi. Bende Pervasız’ın her aşamasında gönüllü çalıştım ve çok şeyler öğrendim.
Rahmetli Nihat Ak’ın teşvikleri ve yine Rahmetli Ahmet Şener’in desteği ile Pervasız’da  gönüllü  köşe yazarlığı yapmaya başladım. Öğretmenliğin sadece dört duvar arasında yapılmadığını ve her yerde ve her zaman eğitimin yapılabileceğine inandığım için hep bilgi veren, yol gösteren yazılar yazmaya çalıştım. Ellinci yazıma ulaştığımda çok heyecanlanmıştım ve Nihat Amcanın “Bu daha başlangıç, yeni başladın” demesini hiç unutamam. Yine Rahmetli Hulusi Tekgül’ün bir yazısında “Bu bilgileri Mehmet Koç veriyor.” şeklinde yazması benim için çok değerli idi. 
Burada bir kişiye ayrıca parantez açmak istiyorum. Bu kişi benim sevgili arkadaşım Mahmut İşçan. Her zaman güzel yazıları ile hep benim köşemin yanında yer aldı Mahmut Hoca.. Severek okudum ve okumaya devam ediyorum.  Yazmaya başladığım yaklaşık yirmi beş yıl içerisinde Pervasız’dan çok kişiler geldi geçti. Bir ben bir de Mahmut Hoca sabit kaldık. Kendisine sevgilerimi sunuyorum.
Yirmi beş yıllık köşe yazarlığımda, yazı yazdığım Pervasız gazetesi sayısı binleri çoktan aştı. İlk günkü heyecanla yazmaya devam ediyoruz. Son yıllarda Akşehir tarihi ile ilgili pek çok makaleler yazdım. Herkesin ilgisini çeken bu konuda Akşehir Müze Müdürü Ömer Faruk Türkkan’ın teşvikleri ile yıllardır araştırdığım Akşehir tarihi ile ilgili “ Dokuz Ay On Gün-Akşehir’den Zafer Doğdu”  ve “Atatürk Akşehir’de”  isimli iki kitap yazdım. Belediye Başkanımız Op. Dr. Mustafa Baloğlu’nun desteği ile bu kitaplarımız yayınlandı. Kendilerine minnettarız. Ayrıca Belediye Kültür Birimi’nde çalışanlara da bu konuda bir teşekkür borçluyum.
Pervasız Gazetesi’nin 58. yılına ulaşmasında en büyük etken çalışanlarının ve okuyucularının bu gazeteyi “Benim gazetem” diyerek sahiplenmesidir. Bu gün Pervasız Yazı İşleri Müdürlüğü’nü yürüten Bayram Uygun aynı zihniyetle Pervasız’ı sahiplenerek her işin altından kalkmaya çalışmaktadır.

Pervasız, Akşehir’in sesidir. Pervasız Anadolu’nun nefesidir. Bu sesin ilk olarak çıkmasını sağlayan Ahmet Amcamızı rahmetle anarken Pervasız’ın  58. yaşını içtenlikle kutlarım.

İPİ HAZIRLAYIN AKŞEHİRE GELİNCE ONU ASACAĞIM


            Şerif Güralp tarafından Kurtuluş Savaşı anılarını anlattığı Kurtuluş Savaşı'nın İçyüzü Bir Albayın Anıları kitabı Ankara’da basıldı. Bu kitabın 92 sayfasından 98. sayfaya kadar anlatılan olaylar Akşehir’de geçmektedir. İşte bu yaşananlar:
            “Rafet Bey, Konya isyanı üzerine acele bir teşkilatla Konya bölgesine gittiğini bildirdi. İki gün sonra bölüğüm, İbrahim Hakkı kumandasına verildiği için İbrahim Hakkı bana:
            “-Bölüğü Konya’dan aynı gün Rafet Bey ve Ankara’dan Erkânı Harbiye istedi. Bende Erkan-ı Harbiye’nin emrine girdim.” diye malumat verdi. Bölüğüm Sarıkışla’ya yerleşti. Ama Ankara beni sıktığından Rafet Bey’e verdim şifreyi:
                                               “Konya’da Miralay Rafet Beye,
            Bölüğüm Ankara’dadır. Maiyetinize gelmek için emrinizi beklediğimi arz ederim.
                                                                                                                      Şerif”
                                               “Süvari Bölük Komutanına,
            Bölüğü Erkânı Harbiye Riyasetinden istedim. Bölüğünüzle Akşehir’e gelerek bildiriniz.
                                                                                                                      Rafet”
            Şifreyi alınca doğru Hareket Şubesi Müdürü Salih Omurtak Bey’e müracaat ettim. Salih Bey, beni muhafızlığımdan tanır ve severdi. Kendisine:
            “-Ben cephelerde çalışmayı ve çarpışmayı severim. Ankara’da beni paslandırmayınız. Sizin teklif ve isteklerinizi Fevzi Paşa kırmaz. Bölüğümün Rafet Bey’in yanına gönderilmesi hususunda yardımlarınızı istirham ediyorum.
            Dediğim zaman güler yüzle bu hususta yardımlarını esirgemeyeceklerini bildirdiler. İki gün sonra bölüğümü taşıyan tren Ankara istasyonundan hareketle Eskişehir istikametine gidiyordu.
                                   Akşehir Yolunda
            Eskişehir’e vardığımda karşıma hat kumandanı, istasyon şefi çıkarak başladılar yalvarmaya:
            “-Aman kumandan bey sizden bir ricamız var. Konya’ya gidecek bir yolcu vagonunu sizin katara takmamıza müsaade ediniz.
            —Müsaade edersem ileride rampa var. Trenimiz yolda çekmezse ben de yolda kalırım.
            —Eğer öyle bir şey olursa yolcu vagonunu yolda keserek bırakınız.
            —Peki, nihayete takınız öyle ise.
            Nihayet trenimiz Çay istasyonunda gece bazı manevralar yaptı. Bir lokomotifin bir yolcu vagonu ile geçip gittiğini kompartımanımdan gördüğüm için durumdan şüphelendim. Hemen aşağıya inerek istasyona daldım. İstasyon memuruna:
            —Giden lokomotif ve yolcu vagonu nereye gelip gittiler.
            —Sizin trenin lokomotifine katarın nihayetindeki yolcu vagonu takılarak Konya’ya gittiler.
            —Bizim katar ne olacak?
            —Lokomotif gelinceye kadar burada bekleyecek.
            —Bunu kim yaptı?
            —Yolcu vagonundaki Tren müfettişi …(bir Rum ismi) Bey emretti.
            —Öyle ise Akşehir istasyonuna şu emrimi hemen telgraf et.
            —Emrediniz efendim.
                                               “Akşehir İstasyon Memurluğuna
                                               Akşehir Merkez Komutanlığına,
            Bir yolcu vagonu ile gelmekte olan lokomotifi ileri geçirtmeyiniz. Tren müfettişi …i tevkif ediniz. Bir de ip hazırlayınız. Mel’unu istasyon kapısına asacağım. Lokomotifi süratle iade ediniz.  
                                                                                  Süvari Takip Müfreze K.
                                                                                              Şerif”
            O devirde fiyaka yapmak için bazı bazı müfrezeye bu ismi vererek esrarengizleştiriyordum. Telgrafı yazan memur da Rum olduğu için eli ayağı titremeye başladı. Hemen yukarı seslendi:
—Madam.
—Uristi.
— Çabuk beyefendiye bir kahve getir.
On dakika sonra madam kırıta kırıta kahveyi getirdi. Karı, koca başladılar yalvarmaya. Ben de biraz yumuşamış göründüm. Nihayet lokomotif geldi. Katarımız hareket ederek Akşehir istasyonuna geldiğimizde Kalem Reisi Erzincanlı Yarbay İsmail Hakkı, Merkez Kumandanı Edirne Harbiyesi’nden Yüzbaşı Bahri, istasyon şefi ve daha bazı eşhas beni karşıladılar. Merkez kumandanı ile tanışıklığımız olduğundan ilk evvel o yaklaşarak el sıkıştıktan sonra tekmil haberlerini verdi:
            —Müfettişi tevkif ettim. İp de hazır.
            —Ala, keratayı asıvereyim de başkalarına ibret olsun. Nerede o?
            —İstasyon odasında mevkuf:
            O sırada kalem reisi yanıma sokularak elimi sıktı. Arkasından da:
            —Evladım, şu ak saçlarıma bak. Senden rica ediyorum. Şu adamı asma.
Diye yalvarmaya başladı. İstasyon şefi de öyle. Nihayet herifin yanına yaklaştım. Tir, tir titriyordu. İki tarafında zebella gibi iki süngülü Mehmetçik. Üçüncüsünün elinde de bir sağlam ip. Odanın köşesine tıkılmış. Onun yanına sokularak:
            —Bana bak köpek. Bu milletin ekmeğini yiyorsun. Hem de hıyanet ediyorsun ha!.
Maksadınızın Yunan ordusunun karşısına bir Türk ordusu çıkmaması için her türlü hileye müracaat ettiğinizi biliyoruz. Lakin ne yaparsanız yapınız bir gün gelecek bu it sürüsünü biz tepeleyeceğiz. Bir kısmını da kazığa vuracağız. İşte seni bu beyefendilerin hatırı için bırakıyorum. Ama daha ziyade o günleri görmen ve her gün kederinden gebermen için affediyorum. Lakin bundan sonra vazife görmeyeceksin.
            Diyerek kâğıda ve kaleme sarılıp Miralay Rafet Bey’e vuku hali yazdım. Azlini de istirham ettim. Mektubu yolcu vagonunda olup Konya’ya gitmekte olan Kurmay Binbaşı İskender Bey’e vererek gönderdim.
            Kısa bir zaman sonra da o herifin defedildiğini haber aldım. Biz toparlanmağa çalışırken hatır hayale gelmez sürü sürü engellerle de böyle uğraşıyorduk.
            Akşehir’de bulunan piyade depo taburu emrime verildi. Gelecek hayvanlara tabur eratını bindirerek dördüncü süvari alayını teşkile memur edildim. Her gün beş on hayvan getirildiğinden münavebe ile hayvan bakımı ve biniş öğretiliyordu.
Akşehir’de günler geçiyor. Bölükler günden güne kuvvetleniyor. Sıkı bir talim ve terbiye neticesinde piyade taburu süvari hüviyetine giriyordu ki; ani olarak aşağıdaki telgrafı aldım:
                                               “Dördüncü Süvari Alay K.
            Yalnız Akşehir’e getirdiğin kuvvetleri alarak trenle Afyonkarahisar’ına hareket ediniz.
                                                                                              Rafet”

            Bölük ve makineli takımla bir iki saat zarfında hazırlanarak trene binip aynı gün Afyonkarahisar’ında inerek hanlara yerleştik.”

MİLLİ MÜCADELEDE YARDIM SEVER AKŞEHİRLİLER



1321(1905) Sayımına göre Akşehir’de Ermeni kadın 2064 Ermeni erkek 2111, Rum kadın 1117, Rum erkek 1169, İslam kadın 25520, İslam erkek 27381 toplam 59362 nüfusu ile Konya’nın en kalabalık ilçesidir.
Ağustos 1914’deki sayımda Akşehir’de Ermeni kadın 2388 Ermeni erkek 2446, Rum kadın 1201, Rum erkek 1231, İslam kadın 27482, İslam erkek 28475 toplam 63223 nüfusu ile Konya’nın en kalabalık ilçesidir. Buradan yola çıkarak ermeni Nüfusun Konya’da en çok Akşehir’de ve Konya’daki azınlıklar ile Akşehir’deki azınlıkların eşit olduğunu görüyoruz.
Akşehir’de bazı Ermeni gençleri çeteler teşkil ederek Adana’ya gittiler. Bu bölgedeki çetelerle birleşerek Müslüman halka eziyet ve işkence ettiler. Yine Konya’dan giden 156 Rum genç, yunan ordusu emrine girdiler. Bunlar İzmir, Karahisar, Soma bölgelerinde Müslüman halkı öldürdüler.
Şark ve Batı’dan Konya’ya gelen muhacirlerin sayısı 50-55 bini buluyordu. Muhacirlerin sadece şehir merkezine değil, Akşehir ve Ilgın kazalarına da gittikleri görülmektedir. Bu Muhacirlere vilayet tarafından “Vesika”  veriliyordu. Bu vesikalarla muhacirlere para, yiyecek ve giyecek yardımı yapılıyordu. Fakat yolsuzlukların önü alınamıyordu. Mesela Akşehir Mal Müdürü Bitlis eşrafından ve 16 nüfuslu olan bir zata bağlanan 1300 kuruşluk maaşı çeşitli güçlükler çıkartarak Valiliğin bütün ikazlarına rağmen ödemiyordu. Ayrıca görevini kötüye kullanan bu şahıs halktan rüşvet alarak iş yapıyordu.
Bu arada Akşehir ve Isparta havalisinde 700-800 kadar 6 kafilelik bir muhacir grubu memleketlerine gönderilmek için Konya’ya getirildi. Delibaş İsyanı yüzünden bu kafile 1921 kışını Konya’da geçirdi.
1 Ekim 1921 tarihinde meydana gelen deprem Konya köyleri ile Ilgın ve Akşehir’de bir çok vatandaşın evsiz kalmasına yol açtı.
Sakarya Savaşı’nın en şiddetli şekilde devam ettiği 5 eylül 1921’de Akşehir ve Karaman’da bir süvari bölüğü hazırlanarak ordunun emrine verildi.

Savaştan sonra esir düşen bir çok Yunan askeri ile elde edilen ganimetler bir kısım önce Akşehir’e getirildi. Daha sonra bu esirlerden 20 kadarı ile ganimet alınan üç otomobil Türk bayrakları ile süslü olarak Konya’ya getirilerek Hükümet konağı önünde halka gösterildi.

Abdülhalim Çelebi Efendi ile Kazım Hüsnü Bey, 16 Ağustos 1922’de Konya’dan Akşehir’e giderek cepheyi teftiş etmişlerdir.
Sakarya Savaşı sırasında Akşehir halkı 20 at bağışı ile yardıma katıldı.
3-4-5 Eylül 1922 tarihinde Batı Cephesinden gelen bazı yaralı gazilerde Akşehir’deki hastanelere yatırıldı. Akşehirli gençler ile  Akşehir Kuva-yi Milliye Cemiyeti üyeleri gazilerin karşılanmasında ve hastanelere götürülmesinde fevkalade yardımlarda bulundular. Akşehir halkı hastanede yatan gazileri ziyaret ederek, onlara çay, bisküvi, sigara hediye ederek gazalarını tebrik ettiler. 
Kırım Türklerinin açlıkla karşı karşıya kaldığı 28 Mayıs 1922'de duyuldu. Ramazan ayı olması nedeniyle Akşehirli birçok hayırsever Fıtır  sadakalarını Kırımlı Türklere verilmek üzere Konya Valiliğine teslim ettiler. Ayrıca Kırıma Yardım Komisyonu kuruldu.

Kaynak. Avanas, Ahmet (1998) Milli Mücadele’de Konya,  Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi 

ŞEHİR MEDHİYELERİNE BİR ÖRNEK: AKŞEHİR MEDHİYESİ


Tarih boyunca insan,  yaşadığı  şehre, bulunduğu  çevreye  ilgi duymuş. Yeri gelmiş, bu ilgisini edebî mahiyet taşıyan mensur veya manzum eserler oluşturarak dile getirmiştir.  Türk edebiyatı da bunun zengin örnekleriyle doludur.  Türk edebiyatında muhteva olarak şehirleri ele alan mensur ve manzum birçok eser yazılmıştır. Manzum olanların en yaygını şehrengizlerdir.  Şehrengizler,  Türk edebiyatına özgü bir tür sayılmaktadır.  Bu türün ilk örneğini Priştineli Mesîhî  (ö.1518)  vermiştir.
Şehrengizler bir şehrin güzellerini veya güzelliklerini tasvir eden eserlerdir. Bu eserlerde şehrin özelliklerinin yanında, dönemin toplumsal hayatından da kesitler buluruz. 
Edebiyatımızda şehir veya belde isimlerinin tevriyeli kullanımına dayanan bilâdiye türünden eserler de yazılmıştır. Bir şehrin vasfında onu övmek için yazılmış medhiyeler ile bir  şehrin düşman eline geçmesi üzerine  söylenen  şehir mersiyelerini de  şehirlerle  ilgili kaleme alınmış   şiirler grubuna dahil edebiliriz. 
Bu yazımızda ele alacağımız şiir de bir şehir medhiyesi niteliğindedir.  Şiir,  Ankara Millî Kütüphane’de  06  M.K.  Yz.  A.5629/8  numaralı  bir  mecmuanın  içinde  32b-34b  varaklarda bulunmaktadır. Mütekerrir muhammes  şeklinde, mefâîlün/ mefâîlün/ mefâîlün/ mefâîlün  kalıbıyla yirmi  bir  bend  hâlinde  yazılmıştır.   “Der-Medh-i Akşehir”  başlığını  taşıyan  şiirin  şâirinin  kim  olduğu hakkında herhangi bir bilgi mevcut değildir. Ancak,  şiirin  son  sayfasının alt kısmında kırmızı kalemle “Râsih  Efendi”  kaydı  düşülmüştür. Yine  İ.Hakkı Konyalı’ya göre şairi Haki’dir.  Ayrıca şiirin sonunda 21 Mayıs 1321(1905)  tarihi vardır ki bunun, şiirin kaleme alınma tarihi olması kuvvetle muhtemeldir. 
Osmanlı döneminde  önemli  yerleşim  birimlerinden  olan  Akşehir  hakkındaki  şiir,  bölgenin  tanınmış şahsiyetlerini,  camilerini  ve  tekkelerini  tanıtır.  Şiirin  mütekerrir  mısralarında  Akşehir,  bir  cennet bahçesine teşbih edilir ve benzerinin dünyada bulunmadığı ifade edilir:
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya (sığınılacak cennet bağı)
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyaya
Medhiyede  Abdulvahab  Gâzî,  Mahmud  Hayrânî,  Bahar  Sultan,  Şeyh  Eyyûb,  Hızır,  Molla Tâceddin,  Ahî  Cemâleddin,  Nasreddin,  Şeyh  Battal,  Kutbu’l-Aktâb  Nasûhî,  Şeyh  Sultan Muhyiddin, Seyyid Yunus,  Sultan Nevreste, Hacı  İbrahim  ve Acım Paşa  gibi bölgede  tanınan  ve burada medfun olan isimler zikredilir. Bunların yanında Ulu Cami, Hasan Paşa Mescidi, Yeni Cami ve Abdullah Tekkesi gibi bazı mekanların adlarından da  söz edilir. Müstensih metinde yukarıda  isimleri  zikredilen kişi ve mekan adlarıyla ilgili dipnotlar düşmüştür. Bu dipnotlar makalemizde aynen belirtilmiştir. 
Akşehir  ile  ilgili çeşitli bilgileri   içeren bu  şiir, o bölgenin kültür  tarihini anlamamız açısından kayda  değerdir.  Özellikle dipnotlarda yer  alan  Akşehir’e  ait  bazı  yer  adları  yöre  tarihini  tespit bakımından önemlidir. Bu bakımdan aşağıda metnini verdiğimiz medhiyenin edebiyatımızda şehir ve beldelerle ilgili kaleme alınmış çalışmalara bir katkı sağlayacağını düşünüyoruz.
DER-MEDH-İ AKŞEHİR
Mefâ’îlün Mefâ’îlün Mefâ’îlün Mefâ’îlün 
1
Gel ey ‘âşık temâşâ et girip bu cây-ı zîbâya
Revân olmuş nice enhâr idüben ‘azm-ı deryâya
Çemenden zeyn olup eşcâr saluban yerlere sâye
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
2
O kim Abdü’l-vahâb Gâzî çeker pâyına yârânı
‘Alemdâr-ı resûlullâh denir bilsen o sultânı
Makâmında ziyâret kıl tilâvet eyle Kur’ânı
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
3
Ricâ-yı himmet istersen görüp Mahmûd-ı Hayrânı
Yüz urup âstânına fedâ kıl yoluna cânı 
Ta’alallâh makâmında müşerref eylesin anı
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
4
Bahâr Sultân yâd eyle kim oldur erlerin şâhı
İhâta eylemiş sular temâşâ eyle ol mâhı
Varıp anda karâr etsen safâdır câna vallâhi 
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
5
Velîler içre gör “Gevher İmre” muhaldir olsa yek dâne
Erenler içre Şeyh Eyyûb yaraşır olsa merdâne
Ziyâret eylesin Hızrı hayât erer bu dem câna
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
6
O cân-ı ‘âlemin ismi olupdur Molla Tâcü’d-din
Müşerref eylesin Allah yatar Ahî Cemâlü’d-din
Du’â-yı hayr için nâmın cihâna saldı Nasrü’d-din
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
7
Bu nâm-ı pâkla Akşehir verir şöhret Karaman’a
Erenler cem’ine erdik varırsın taht-ı Yunan’a
Du’â-yı hayr ile yâd et bile Zengeli Sultân’a
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
8
Bugün gör Şeyh Battâl’ı edinmiş taguban mesken
Çekip el cümleden olmuş hakâyık sırrına mahzen
Açılsın bâğ-ı cennetden mezârına nice revzen
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
9
Bulardan sonra geldi ol Nasûhî Kutubü’l-Aktâb
Eder halka nasîhatlar kul olmuş ana şeyh ü şâb
Kerâmetin edip izhâr atıp seccâdesin der-âb
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
10
Tefekkür eyle bunları bulupdur kutb-ı devrânın
Du’â-yı hayr ile yâd et bula zevk u safâ cânın
Muhibb-i sâdıkı çokdur o sultân o rûhânın
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
11
Bu ‘âlî-tekkenin olupdur nâmı Abdullâh (?)**
Akar sular temâşâ et müşerref eylesin Allâh
Hezâr destan ile bülbül figân edip öter her gâh
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
12
O ni’met tekkesi câna bugün firdevs-i garâdır
Dü-nîm etmiş anı dünyâ biri birinden a’lâdır
Varıp anda karâr etsin bilirsin misl-i dünyâdır
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
13
O Şeyh Sultân Muhyü’d-din tutup Hak yolunu keskin
Beğendi cümle mahlûkât  anın ettikleri re’yin 
Pür ihsân-ı sehâvetde ‘imâret eylemiş kâ’in
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
14
O Seyyid Yûnus’u görsen gezer sancağı şâhâne
Eğer şâha eğer bende otağın kurdu meydâna
O nesl-i ism-i ahsen kim oturmuşdur emîrâne
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
15
Bulara âşnâ ol sen dilersen eresin dosta 
Bilirsen ‘ayn-ı hikmetdir yatan Sultân-ı Nevreste
İrüben hâk-i pâyına şifâ bulur nice hasta
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
16
Subaşı bâğına varsan verir cismine râhatlar
Kıyâm etmiş nice eşcâr getirir kalbe hâletler
Nazîrin görmemiş kimse geze nice vilâyetler 
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
17
Yatar deryâ kenârında o Sultân Hacı İbrâhim
Acım Paşa’yı yâd ile bular derdine kâ’im
Makâm-ı ‘izamın Mevlâ müşerref eylesin dâ’im
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
18
Buların cem’ine erdi Ulu Câmi’ bulup fırsat
Ki peygamber duhûl etdi diye halk ettiler hürmet
Varıp anda niyâz etsen bulursun şükrüni cennet
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
19
Yeni Câmi’de kıl tâ’at erişe ‘avn-i Rahmânın 
Cemâ’at kesretin anda görüp bula safâ cânın
Erişe himmet-i ‘âlî o Sultân Süleymân’ın
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
20
Hasan Paşa henüz inşâ edip bir mescid-i aksâ
Ki cem’ olmuş nice ervâh okurlar âyet-i zîbâ
İki rek’at kılan cum’a bulupdur kurb-ı Hak mahzâ
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya
21
Bu hâke hâk olup hâke yüz urup çağırıp yâ Hak
Bu cümle ehl-i İslâma ‘inâyet eyle gel mutlak
Cihân-ı fâni durur bâkî kalan sensin hemân ancak
Bugün benzettim Akşehir’i cinân-ı bâğ-ı me’vâya
Felek mislin getirmemiş anın bir dahi dünyâya

DİPNOTLAR
Yârenler Kabristanı’nda medfûndur
Seyyid Mahallesi’nde medfûndur
İbre Çeşmesi civârında bir bahçede medfûndur
Abdoğlu Mescidi’nde medfûndur
Bağlı Dede demekle meşhûrdur
İğdelik’te medfûndur
Kızılca Mahallesi’nin Mü’minoğlu hanesi civarındaki kabristanda medfûndur
İğdelik’te Aşçı Kadı Oğlu bahçesinde medfûndur
Kasaba civarındaki büyük kabristanda medfûndur, âlemde meşhurdur
Çay Mahallesi’nin ibtidaî mektep karşısındaki kabristanda medfûndur
Kızılca Mahallesi kenarında ... nâm mahalde medfûndur
Hıdırlık Caddesi’nde Hacı Memiş’in oğlu bahçesinde medfûndur
Nasrü’d-dîn civârında çay kenarında medfûndur
Kasabaya yarım saat mesafede Tekke nâm mahalde medfûndur
** Mısrada iki hecelik bir kelime siliktir
Bühtân Mahallesi eski konak bahçesinde medfûndur
Meydan Mahallesi’nedik türbe kapısı karşısında medfûndur
Depo-yı hümâyûn civarında Hacı Battal Oğlu bahçesinde Bademli Dede demekle meşhûrdur
Kasabaya yarım saat mesâfede ma’rûf karyesinde medfûn u meşhûrdur
Acım Paşa dahi oradadır
El-ân Ulu Câmi’-i Şerîf denir
Kaynak:  1.Dr. Muvaffak EFLATUN Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Araştırma Görevlisi

2. İ.Hakkı Konyalı Akşehir Tarihi

AKŞEHİR’DE BİR SADRAZAM: CAĞALOĞLU SİNAN PAŞA


İstanbul’un bir semtine de adını veren Osmanlı İmparatorluğu meşhur vezirlerinden Cağalazade (Cağaloğlu) Sinan Paşa sadrazamlıktan alındıktan sonra yaklaşık üç yıl Akşehir’de yaşamıştır.

Cağaloğlu, İstanbul Fatih ilçesi sınırlar içinde bulunan tarihi semttir. Cağaloğlu, Evliya Çelebi'nin belirttiğine göre, Osmanlı Dönemi'nde Ekâbir Sarayları'nın bulunduğu bir semtti.16. yüzyılın son çeyreğinde sadrazamlık yapan Çiğalazade Sinan Paşa'nın sarayının ve yaptırdığı hamamın bu bölgede bulunması semtin "Çiğalaoğlu" adını almasına sebep olmuştur. Çiğalaoğlu adı daha sonra halkın ağzında "Cağaloğlu"na dönmüştür.
Osmanlı sadrâzamlarından Cağalazade (Cağaloğlu) Sinan Paşa, Merinalı kaptanlardan meşhur Viskond Cağala’nın oğludur. Rivayete göre anası da kendi gibi vakt-i zamanında İtalyanlara esir düşen bir Müslüman’mış. On iki yaşındayken babası Kaptan Cağala ile Merina’dan İspanya’ya giderken, Türk leventleri tarafından yakalanarak (1561), Sultan Süleyman’a (Kânûnî) takdim edildi. Babası geri dönerken o bu toplumu bırakıp gitmek istememiş  ve Yûsuf Sinan adı verilerek saraya alındı ve Türk-İslâm terbiyesiyle yetiştirildi. Sinan Paşa, Temmuz 1591’de Uluç Hasan Paşanın vefâtı üzerine Kaptan-ı deryâ oldu. 1595’e kadar bu hizmette kaldıktan sonra kubbe vezirliğine getirildi.
            Sinan Paşa, Sultan Üçüncü Mehmed Hanın Eğri Seferine, üçüncü vezir olarak katıldı. 27 Ekim 1596’da yapılan Haçova Meydan Muhârebesinde ordunun sağ kol kumandanı olup yaptığı taarruzlarla yarım saatte düşmanın yirmi bin kişilik kuvvetini imhâ etti. Böylece kaybedilmiş gibi görünen muhârebenin kazanılmasında büyük rol oynadı. Bu başarısından dolayı Hoca Sâdeddîn Efendiyle Kapıağası Gazanfer Ağanın tavsiyeleriyle İbrâhim Paşanın yerine vezir-i âzam oldu. Savaştan sonra, askeri yoklatarak muhârebe meydanından kaçmış olan timar ve zeamet sâhipleriyle kapıkulu ocaklarından otuz bin kişinin dirliklerini kesmesi ve Kırım’da Gâzi Giray’ı azletmesi huzursuzluklara yol açtı. Eski sadrazam Damat İbrahim Paşa'yı tutan  Valide Safiye Sultan 'ın etkisiyle gözden düştü. Ordu, İstanbul'a dönerken Harmalı mevkiinde pâdişâh, validesi Safiye Sultan'dan aldığı mektup üzerine Damat İbrahim Paşa’yı ikinci defa vezir-i âzamlığa getirilmiştir. Böylece Cağalazade (Cağaloğlu) Sinan Paşa sadârete gelişinden kırk gün sonra azledilmiş oldu.

İbrahim Paşa ilk iş olarak selefi Çağalazade'yi Gelibolu yoluyla Akşehir'e sürgün ettirdi.
Azledilmesinden sonra bir müddet Akşehir’de oturan Sinan Paşa; 1598’de Şam Beylerbeyliğine, 1599’da ikinci defâ Kaptan-ı deryâlığa tâyin edildi. 1604 İran Serdarlığı muvaffakiyetsizlikle neticelendi. Bu sebeple kaptan paşalıktan azledilerek yerine Derviş Paşa getirildi. 1606’da, Diyarbakır’da kederinden vefât etti.

Cağalazâde Sinan Paşa, son İran Seferindeki mağlûbiyeti hâriç kendisine verilen işlerde hep muvaffak oldu. Toplam on sene süren kaptan paşalığında tecrübeli denizcilerle görüşerek iş görmüş ve muvaffak olmuştur. Gayretli ve cesur bir devlet adamıydı. İstanbul’da iki ve Beşiktaş’ta bir mescitle bir medrese ve mektebi vardı. İstanbul’daki Cağaloğlu semtinin adı bu zâttan gelmektedir.